<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/plusone.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID\x3d8803590869867872531\x26blogName\x3dtemrinler\x26publishMode\x3dPUBLISH_MODE_BLOGSPOT\x26navbarType\x3dBLACK\x26layoutType\x3dCLASSIC\x26searchRoot\x3dhttp://temrinler.blogspot.com/search\x26blogLocale\x3dtr\x26v\x3d2\x26homepageUrl\x3dhttp://temrinler.blogspot.com/\x26vt\x3d-6458518774516003978', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

temrinler

<$Blo

Damarlarındaki kanda saklı olan büyük yazarlık cevherinin farkındaki adam sonunda kararını vermiş, kağıt-kalemi alıp masanın başına oturmuştu. Yılların birikimini mürekkeple damla damla kağıda akıtmanın zamanıydı artık; edebiyat dünyasına yepyeni bir ses, bambaşka bir soluk getirmeye hazırdı. Altın işlemeli zırhını kuşanıp, en usta demircinin elinden çıkma, sedef kakmalı kılıcını kınına geçiren bir şövalye misali, son yurtdışı seyahatinde edindiği pahalı dolmakamelini ve ara sıra poşetinden çıkarıp hayran hayran baktığı kaliteli A4 kağıtlarını tercih etmiş olmasına karşın, kırtavsiye gereçlerine kırk beş dakika boyunca işmar edip, ilişkilerine başka bir boyut katacak hiçbir hamle yapmayı başaramayınca öfkelendi. Büyük sanatçılara yakışır bir hışımla sandalyesinden fırladı, montunu kapıp kapıya seyirtti. Bir anda her şeyden vazgeçmek, kimilerinin çılgınca bulabileceği fevrî tavırlar sergilemek ancak kendisi gibi uçlarda yaşayan sanatkârlara mahsustu. Kapıyı umarsızca çarpıp çıkacaktı ki, anahtarlarını almadığını hatırladı. Derhâl cüzdanını, anahtarını, telefonunu, atkı ve beresini – hava serinceydi – ceplerine tıkıştırdı, antredeki aynada şöyle bir saçlarını düzeltti, kapısını güzelce kilitleyip kendini sokağa attı. Perişan hâldeydi, yaratım sürecinin sancılı geçtiğini biliyordu, ama bu kadarını da beklememişti doğrusu. Yeteneğinden en ufak şüphesi yoktu; tek derdi, yazmaya başlamasını sağlayacak kıvılcımı bir türlü çakamamasıydı. Attığı birkaç güçsüz adımın ardından dolmakaleminin hâlâ elinde olduğunu fark edip gülmeye başladı. Bu iyiye işaretti; aklı bunca mühim meseleyle meşgulken, gündelik hayatın sıradan detayları gözünden kaçabiliyordu. Onun ilginenecek daha önemli işleri, şu zavallı dünya gezegenine armağan edeceği başyapıtları vardı. Bunları düşündükçe hem sevinçten kahkahalara boğuluyor, hem de heyecandan terliyordu. Kış günü terli terli dolaşmak hastalığa davetiye çıkarmak demekti, şifayı kapmamak için usulca montunun düğmelerini ilikleyip atkısını sıkıca boynuna doladı. Cesaret etmek bu olsa gerek, dedi kendi kendine. Her şeyi göze alıp yollara düşmek, ruhunu yollarda aramak, yollarda, yollarla kendini tanımak... Birçok büyük sanatçının uzun yürüyüşler yaptığını zaten biliyordu, biyografileri ezberindeydi. Böylesi koca dimağlar, kıvrımları arasına gizlenmiş eserlerin pırıltılarını ortaya çıkarabilmek için bolca yürür, sonra evlerine dönüp harıl harıl çalışırlardı. Artık daha derin soluyor, adımlarını hızla, şevkle atıyordu. Yürüdükçe açılacak, açıldıkça yeşerecekti; filizlenmek uğruna gerekirse köklerini dahi feda edecekti. Feragatsız neşriyat olmazdı. Bir nevî hacı sayılırdı; yazarın yazdığı her kelime kendinden kopan bir parçaysa, çile çekmeden, kan dökmeden bu parçaları benliğinden söküp alamazdı. Bir büfede durup iki kaşarlı tost yedikten sonra – aç karnına yürümek hiç âdeti değildi – hicretine kaldığı yerden devam etti. Böyle kuru kuru yürümek olmaz, diye düşünmeye başladığındaysa evinin bulunduğu sokağı çoktan yarılamıştı. Herhangi bir insan gibi adım atmak, normal olmak dâhîlere yakışmıyordu; onun da kimi garipliklere, mesela bazı takıntılara ihtiyacı vardı. Ceplerine sokuşturdukları geldi aklına, sağ cebinde cüzdanı, solda telefonu, montunun iç cebindeyse anahtarları duruyordu. Bu kombinasyondan hoşlanmadı, uğursuzluk getireceği kesindi. Telefonu sağa, anahtarı sola, cüzdanı da iç cebe aktardı; doğru dizilim bu olmalıydı. Ellerini de ceplerine sokup yürürse, yeni yapıtının ilk cemrelerinin zihnine düşmemesine imkân yoktu. Ve fakat sağ eliyle telefonu aynı cepte tutmak gibi bir gaflete nasıl düşebilmişti!? O sağlak bir yazardı, parmakları onun müzik aleti, yaşam pınarıydı. Cep telefonundan yayılan radyasyonla bu hazine kısa sürede kullanılmaz hâle gelecekti, hiç vakit kaybetmeden yeni bir kombinasyon denemesi şarttı. Cüzdanı pantolonunun arka cebine sokuşturdu, telefonu da montunun iç cebine. Ama orada da kalbi vardı! Üretme aşkıyla delice atan, hoyrat bir yürek... Aslında kalbinin radyasyondan etkilenip durması onu hiç mi hiç korkutmuyordu; istediği an canına kıyabilecek dengesizlikte, sicim üstünde yürüyen bir karaktere sahip olduğunun bilincindeydi. Ancak insanoğlunu yaratısından mahrum bırakacak kadar bencilce davranamazdı. Şimdi, şuracıkta ölmesi demek, sanatı yetim bırakmakla eşdeğerdi. Hayır, yaşamalı, yaşatmalıydı. Gözünü kan bürüdü, bir çırpıda elini iç cebine attı, telefonunu kavradığı gibi kapatma tuşuna bastı ve tekrar cebine koydu. Tabii ya! En başından beri yanlış yapıyordu; değiştirmesi gereken yegâne şey yaşam tarzıydı. Hiç vakit kaybetmeden düzensiz, bohem bir hayatı seçmesi, alkol ve uyuşturucu batağına saplanması lâzımdı. Ömrü kısa sürecek, genç sayılabilecek bir yaşta göçüp gidecekti; fakat o kısacık yaşamına sayısız eser sığdıracak, ölümünden sonra “tüm yapıtları” adı altında yayınlanan kitapları kütüphanelerde iki buçuk rafı işgal edecekti. Genelevlerin kapısını aşındırmaya başlaması, şansı yaver giderse düşüp kalktığı kadınların birinden, onu yıllarca süründürecek bir hastalık kapması da hedeflerini gerçekleştirebilmesi için elzemdi. Damarlarındaki kanda saklı olan bu büyük yazarlık cevherinin farkındaki adam sokağın sonuna geldiğinde duraksadı. Yorulmuştu.


2008

yazan <$BloMelik Saraçoğlu/em>, /p>


<$Blo0m:

<$BloYorum Gönder


© 2007 Blogger Templates ve GeckoandFly. Tasarım: Andreas Viklund