<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/plusone.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID\x3d8803590869867872531\x26blogName\x3dtemrinler\x26publishMode\x3dPUBLISH_MODE_BLOGSPOT\x26navbarType\x3dBLACK\x26layoutType\x3dCLASSIC\x26searchRoot\x3dhttp://temrinler.blogspot.com/search\x26blogLocale\x3dtr\x26v\x3d2\x26homepageUrl\x3dhttp://temrinler.blogspot.com/\x26vt\x3d-6458518774516003978', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

temrinler

<$Blo

Her sene düzenlenen bu tören, hiç bu yılki kadar heyecanla beklenmemişti. Dile kolay, Mustafa Kemal Paşa’nın Balıkesir’e gelişinin yetmiş beşinci yıldönümü kutlanacaktı. Yine böyle bir 6 Şubat sabahında, kafasında yurdu kurtarma planları, yüreğinde buna vâkıf olabilecek büyük bir güçle, Balıkesir tren garına yanaşmıştı Mustafa Kemal. Tam yetmiş beş yıl önce…

Tören hazırlıklarına sabahın erken saatlerinde başlandı, hiçbir aksiliğe mahal vermemek lâzım geliyordu. İlk iş olarak temizliğe girişildi; lokomotife bağlanan tek vagonun dış cephesi Arap sabunuyla güzelce temizlendi, camların deterjanla silinmesinin ardından da kompartımandaki koltuklar yıkandı. Son olarak vagon, yıllar önce şehir çarşısındaki en gözde kırtasiyeciden satın alınmış ve her sene sırf 6 Şubatlarda kullanılmak için saklanan beti benzi atık süslerle bezendi. Misler gibi kokan tren, konuğuna yaraşır hâle sokulmuştu.

Süsleme işi bitince sıra en önemli kısım olan heykele gelmişti sıra. Garın temizlik görevlisi, müdürlükteki koca Atatürk büstünü kucaklayıp belindeki fıtığa rağmen, ağır aksak, trene kadar taşıdı. Canı yansa da umurunda değildi, bu şanlı görevin kendine bahşedilmiş olmasından hep gurur duymuştu; arkadaşları bile, her yıl düzenlenen bu törende böyle mühim bir rol oynadığı için adama saygı beslerlerdi. Vagonun kapısına ulaşınca biraz soluklandı; bunu hak ediyordu. İki eliyle de heykeli sıkıca tuttuğu için, alnından çenesine süzülen ter damlalarına tahammül etmek zorundaydı. Derin bir nefes daha aldı ve son bir gayretle Ata’nın büstüne sarılıp bronz heykeli vagona çıkarmayı başardı. İçeride, hazırlıkların kusursuz ilerlediğini kendi gözleriyle görmek isteyen istasyon şefi duruyordu. Hademe, âmirinin de yardımıyla, heykeli pencere kenarındaki koltuğun üzerine özenle yerleştirdi, trenin hareketi sırasında yere düşmemesi için, yanında getirdiği naylon iple koltuğa sıkıca bağladı.

Hademenin kıyafeti, hâlâ kurumayan koltuk yüzünden ıslanmıştı; fakat o bunun farkında bile değildi. Görevini lâyığıyla yerine getirdiğini düşünen ufak bir çocuk gibi şen, belindeki sızıyı unutup hızla vagondan atladı; garı süpürmek için koşarak perondan uzaklaştı. Makinist, hiçbir eksik kalmadığını görünce lokomotife bindi; sadece vagonun temizlenip lokomotifine dokunulmadığı için biraz asabiydi, ama ses etmiyordu. Böyle bir günde tatsızlık çıkarmanın âlemi yoktu ne de olsa… İstasyon şefinin işaretiyle aracı harekete geçirdi, arkasına bağlı tek vagonla birlikte geri geri, yaklaşık yüz metre uzağa götürdü. Artık perondan bakıldığında tren görülmüyordu.

Hazırlıkları erken bitirmekle iyi etmişlerdi, çünkü daha birkaç saat geçmeden halk gara akın etmeye başladı; genci yaşlısı, kadını erkeğiyle herkes buradaydı. Peronu tıka basa dolduran topluluk gar binasına da sığmamış, İstasyon Caddesi’nin kaldırımlarına taşmıştı. Camide yer kalmadığı için namazı dışarıda kılanların burukluğunu yaşayan bu insanlar, her şeye karşın mutluydular; böylesi mühim bir törene katılmak herkese nasip olmazdı. Peronun en önünde tabii ki protokol heyeti bulunuyordu: vali, belediye başkanı, 9. Hava Jet Üssü generali, yine bu üsten ve Ordonat Okulu’ndan gelen albaylar. Törene katılan en önemli insanlar onlardı, hâliyle de en geç onlar teşrif etmişlerdi. Kalabalığı yarıp peronun en ön sırasına ulaşmaları biraz zor olmuştu belki, yine de bunu başarmışlardı. Meraklı gözlerle onları süzen halk, suskun ve düşünceli duruşlarını vazîfelerinin ehemmiyetine yorsa da, sükûnetlerinin asıl nedeni çok heyecanlı olmalarıydı. Öyle ki, konuşurken kekelemeye ya da saçmalamaya korktukları için, ağızlarını dahi açmıyorlardı.

İçlerinden yalnız belediye başkanı gülümsüyordu. Bu şehirde doğup büyümüştü; ve askere gittiği yıl hariç, çocukluğundan beri hiçbir 6 Şubat törenini kaçırmamıştı. Kısa boyu yüzünden her törende sıkıntı çeker, olan biteni zorlukla takip ederdi; oysa şimdi törene en ön sıradan iştirak ediyordu. Gururluydu. İlk notalarıyla gösteriye dâhil olan müzik, belediye başkanını anılarından koparmaya yetti. Birçok önemli günde çalmış bando üyeleri için de bugünün ayrı bir anlamı vardı. Yıllardır yaptıkları çalışmalar, enstrümanlarında ustalaşmak için gösterdikleri onca çaba… Sanki hepsi, bu şanlı günde burada çalmak içindi. Gelin görün ki müzik, insanların sesini bastırmaya yetmiyordu. Trompetten korkup ağlamaya başlayan çocuğunu susturamayan bir anne çareyi tokat atmakta bulunca, ağlama sesi daha da şiddetlenmişti. Peronun sağ tarafına konuşlanmış olan ortaokul öğrencilerinin hep bir ağızdan İstiklâl Marşı’nı söylemeye başlaması, insanlar arasındaki coşkuyu biraz daha arttırsa da, asıl etki birkaç saniye sonra, az ötede konuşlanmış olan ilkokul öğrencilerinin başladığı Andımız’la gerçekleşecekti. Bu genç, bu inançlı sesleri işiten bir albay, bu ateş içimizde yandıkça hiçbir düşman bizi alt edemez, diye düşündü ve bu görüşünü yanındaki valiyle paylaştı.

Vali biraz şaşkın sayılırdı. Balıkesir’e yeni atandığı için bu törene ilk kez katılıyordu; az sonra gerçekleşecek gösterinin içeriğinden bihaberdi. Üstelik yanındaki askerlerin bir kısmına da yabancıydı. Apoletlerine göz atmaya niyetlenip hafifçe öne eğildi ve meraklı mizacının kurbanı oldu: Albaylardan biriyle göz göze gelmişti. Vücudunda hafif bir karıncalanma hissetti, askerin delici bakışları onu utandırmıştı. Buraya dalga geçmeye gelmedin, aklını başına devşir, diyordu asker. Haklıydı.

Büyük an yaklaştıkça, üniformalar bando üyelerine kalın geliyor, heyecandan kontrolünü yitirdikleri parmakları zangır zangır titriyordu. Yanlış notalara bassalar bile kimsenin anlama şansı yoktu neyse ki; kalabalık öyle gürültülüydü ki, kendi çaldıklarını bile güçlükle duyuyorlardı. Belediye başkanının hemen arkasında, kendi sesini işitemediğinden olanca gücüyle bağıran yaşlı bir adam, tam yetmiş beş yıl önce Mustafa Kemal’i bu garda nasıl karşıladıklarını anlatıyordu; o günden bugüne çok şeyler değişti, ama bu gar nedense hiç değişmedi, diyordu yaşlı adam. Gürültüden kimse duyamıyordu.

Yalnızca bayramlara sakladığı gizlenceliklerini giyip de gelmiş bir delikanlı, evden çıkmadan evvel uzun uzun taradığı briyantinli saçlarının bozulmaması için büyük çaba sarf ediyordu. Yanında duran müstakbel kız arkadaşıyla çok muhabbet edemese de, kalabalık nedeniyle böyle yakın durmalarından, kol ve omuzlarının birbirine değmesinden gayet memnundu. Ortaokul öğrencileri İstiklâl Marşı’nı bitirip öğretmenlerinin emriyle Onuncu Yıl Marşı’nı söylemeye başladıklarında, ilkokul öğrencileri Andımız’dan İstiklâl Marşı’na daha yeni geçmişlerdi. Güfteler, melodiler birbirine karışıyor, bandonun çalmakta olduğu bambaşka bir parça da onlara eşlik ediyordu. Bu ateş sönmedikçe sırtımız yere gelmezdi.

İstasyon şefi kalabalığa şöyle bir baktı; yeterli kıvama gelindiğine kanaat getirdi ve telsizini ağzına yaklaştırıp, treni hareket ettirmesi için makiniste komut verdi.

Vakit gelmişti. İlerideki trenin kuvvetli düdüğünü işiten kalabalıkta anî bir dalgalanma yaşandı. Heyecandan ne yapacağını bilemeyen insanlar, gösteriyi daha iyi seyredebilmek için itişip kakışıyor, becelleşmeden gâlip çıkanlar, bir adım öteden izleme şansına erişiyorlardı. Protokoldekilerin durumu da pek farklı sayılmazdı elbette; her birinin kalbi, tıpkı arkadaki ilkokul öğrencilerininki gibi çarpmakta, eli ayağı tutmayan bando şefi yerine müzisyenlere ritim vermekteydi.

Köşede bekleyen hademenin keyfine diyecek yoktu doğrusu. Böyle önemli bir âna tanıklık etmekle kalmamış, her sene olduğu gibi bu törenin gerçekleşmesinde de kilit rolü üstlenmişti. Gösterinin görünmez kahramanıydı, dünya üzerinde bel fıtığıyla gurur duyan tek insan oydu belki de… Düdüğü işitince duraksayan bando, lokomotifin uzakta belirmesiyle birlikte tekrar, ama bu kez daha da coşkulu çalmaya başladı. Tren birkaç saat önce ayrıldığı gara usul usul yaklaştıkça, akciğerler daha hızlı şişip ufalmaya, kalp kapakçıkları daha sık açılıp kapanmaya başlamıştı. Damarlar böylesi yüksek debilere alışkın değildi. Peronla tren arasındaki mesafe gittikçe kısalıyor, lokomotifin çektiği vagondaki Atatürk büstü de sabırsızlanan Balıkesir halkına doğru ilerliyordu. Nefesini tutan kalabalıktan çıt çıkmıyordu artık; susmak bilmeyen ufak çocuk bile ağlamayı kesmiş, topluluğa uyup trene odaklanmıştı.

Ve sonunda tren gara ulaştı. Ordaydı işte; Mustafa Kemal Paşa pencere kenarına oturmuş, onu karşılamaya gelen halkına mağrurca bakıyordu. Ne kadar yüce, ne kadar kudretliydi! Bando çıldırmıştı. Trampet delice vuruyor, trompet delice üflüyordu. Kalabalığın da onlardan aşağı kalır yanı yoktu; eller parçalanırcasına alkışlıyor, avuç sesleri bir kasırga olmuş, şehrin üzerinde dolaşıyordu.

Mustafa Kemal’le bir kez göz göze gelebilmek için kendini paralayan öğrenciler kısa boyları yüzünden fark edilmediklerini düşünüyor, bir yandan ağlayıp bir yandan da Mustafa Kemal’e el sallıyorlardı. Tüm bu sevgi seli karşısında ciddiyetini kaybetmese de, Mustafa Kemal’in memnuniyeti yüzünden okunabiliyordu. Herkes büyülenmiş, onu izlemekteydi. Altın sarısı saçları bronz gibi parıldıyor, keskin gözleriyle, bir heykel kadar kararlı bakıyordu. Aradan geçen yetmiş beş yıl, alnına fazladan bir kırışıklık bile ekleyememişti!

Belediye başkanı, hemen yanındaki valinin hüngür hüngür ağladığını fark etti. Başını önüne eğdi, gözlerini kapatıp yutkundu. Duygularını dizginleyemiyordu, ağlamak üzereydi. Kendine hâkim olma çabasıyla dişlerini sıktı ve kabaran duygularını başka şekilde dışavurmaya çalışarak yanındaki askerlere uydu: Elini başına götürüp Mustafa Kemal Paşa’ya asker selâmı verdi.

Müzik sesi halkın alkışları arasında eriyip gitmişti. Kendinden geçen kalabalık, tren son noktaya gelip de büyük bir gürültüyle durunca, biraz olsun sakinleşti, alkış sesleri azalmaya başladı. Zaten bandodaki müzisyenler de enstrümanları toplama vaktinin geldiğine karar vermişlerdi. Haykırmaktan sesi kısılan, el sallamaktan yorgun düşen topluluk sersem sepelek etrafına bakınıyor, hipnoz sonrası bungunluğuna benzeyen bu garip hâlden sıyrılmak için mücadele veriyordu. Mizaçları gereği çabuk toparlanan protokol heyetindekiler içinse zaman oldukça değerliydi. Bu yüzden derhâl tokalaşıp, gardan çıkmak için harekete geçtiler. Kısa sürede kendine gelen halk da aynı fikirdeydi tabii. Bu kadar kutlama kâfiydi; herkesin işi gücü vardı.

Vali, katıla katıla ağlamaktan şişmiş gözlerini ovuşturup biraz ferahlayınca, çevresinde kimsenin olmadığını fark etti. Peronda bir başına kalmıştı. Onca insan nereye kayboldu, diye etrafına bakındı; İstasyon Caddesi’nden şehrin farklı sokaklarına dağılan kalabalığı gördü. Karmaşa esnasında dalgınlıkla dışarı çıkmış korumaları, gar önündeki insan selinde fıldır fıldır Vali Bey’i arayadursun, o az önce yaşadıklarını anlamlandırmaya uğraşıyordu, aptallaşmıştı. Şu düştüğü durum birilerinin kulağına giderse, rezil olacağından şüphesi yoktu. Endişe içinde gözlerini bir kez daha ovuşturdu, kimseye yokluğunu sezdirmemek için, koşar adımlarla garı terk etti.

Lokomotiften inen makinist terlemişti. Bu şekilde şubat soğuğunu yemek istemediğinden, ortalarda göremediği hademeye seslendi. İsteksizce vagonun kapısına gelen hademe, Atatürk büstünü tekrar kucakladı, ağır ağır gara girdi. Koca heykeli taşıma işi hep ona düşüyordu; bel fıtığı kimsenin umurunda değildi.


2007

yazan <$BloMelik Saraçoğlu/em>, /p>


<$Blo0m:

<$BloYorum Gönder


© 2007 Blogger Templates ve GeckoandFly. Tasarım: Andreas Viklund