<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/plusone.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID\x3d8803590869867872531\x26blogName\x3dtemrinler\x26publishMode\x3dPUBLISH_MODE_BLOGSPOT\x26navbarType\x3dBLACK\x26layoutType\x3dCLASSIC\x26searchRoot\x3dhttp://temrinler.blogspot.com/search\x26blogLocale\x3dtr\x26v\x3d2\x26homepageUrl\x3dhttp://temrinler.blogspot.com/\x26vt\x3d-6458518774516003978', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

temrinler

<$Blo

İlk defa yatağı ona böyle rahat geliyor. Ne son birkaç gecesini geçirdiği şu kuru toprak, ne de çocukluğundan beri değişmemiş yatağında; uykuya bu denli yaklaştığını hiç hissetmemişti. İlk kez, huzur içinde uyuyabileceğine inanıyor.


Kendini bildi bileli geceyi sevmez. Sessizlik değildir onu rahatsız eden; kimsesi yoktur ki konuşacak. Ama lambayı söndürüp yatağına uzandığında, gecenin cini hemen başına üşüşür, kulağına bir şeyler fısıldar durur. Söylenenleri anlamaz adam; her gece kafasını kurcalayan, içini kemirenin ne olduğunu anlayamaz. Bu gece anlayacak. Şimdi.


Peşlerine düştü. Nedenini bilmiyor. Diğerleri gibi paraya pula mı tutuldu? Ya da maceraperestlik? Otuz küsur senelik hayatına haksızlık etmemek gerek. Serüven, zenginlik onu hiçbir zaman cezbetmedi. Gözünü yükseklere dikmedi hiç. Yine de düşmedi mi peşlerine?


Küçük şehirde haber çabucak yayılır. Hele böyle sıradışıysa. Olan bitenle ilgilenmezdi ya, bu sefer de kulak asmamıştı. Kentlerine konuk olan yabancının elindeki harita, yüzyıllardır yeni sahibini bekleyen hazine, altın, mücevher, değerli taşlar… Ağızlar usanmadan bunu konuşurken; o, duyduğu an unutmuştu. Hazine avına çıkacak bir ekip kuruluyormuş, ona ne? Eline fazladan on altın geçse, ertesi gün yine gündelik işleriyle meşgul olup kitaplarıyla oyalanmayacak, karanlıkla yatağa yollanıp yine uykusuz bir gece geçirmeyecek miydi?


Şimdi... Şimdi, gecenin cini yok. Acaba bu kez gelmeyecek mi? Yoksa oyun mu oynuyor? Uyuyayazdığında birden belirip yakasına yapışmak mı niyeti? Bunca senedir kurnazlık ettiğine hiç şahit olmadı. Belki de gelmeyecek. İlk defa uyumaya bu kadar yakın.


O gün tan sökmeden ayaktaydı. Kapıyı çekti, çıktı. Kent meydanında, sabah ayazından korunabileceği kuytu bir duvar dibi bulup oturdu, beklemeye koyuldu. Define aramaya gönüllüler meydanda toplanacaktı; bir bir geldiler. Ellerinde kazma-kürek, sırtlarında azık. Güneşin ısısını hissettirmeye başladığı saatlerde ekip tamamlanmıştı. Vedalaşmalar, evde unutulanları telaşla yetiştiren eşler, umut dolu gözyaşlarının ardından yola koyulundu.


Oturup onları izlediğinin farkına varmamıştı kimse. Gölgedeydi, çıt çıkarmıyordu. Üstelik güneş, sırtını dayadığı kısa duvarın arkasından yükselmiş, adamın bulunduğu yöne bakan gözleri kamaştırıyor, onu görmelerini engelliyordu. Şehirden ayrılanlarla geride kalanların arasındaki mesafe açılmaya başladığında adam da ayağa kalktı; onun da saçlarına, ensesine dokundu güneş. Usulca, define avcılarını takip etmesi gerektiğini söyleyen ayaklarını dinledi; peşlerine takıldı. Nedenini bilmiyor.


Haritada belirtilen noktaya vardıklarında güneş batmaktaydı. Sabahtan beri arkalarında yürüyen adamın farkına o zaman vardılar – varlığını hissettirmemekte üstüne yoktu doğrusu. İlkin sinirlendiler; yanında ne kazma-kürek ne yemek getirmişti. Yeterince yükleri yokmuş gibi, bir de bu deliye bakıcılık mı edeceklerdi? Fakat çok geçmeden, içlerinden adamı tanıyanlar çıktı, sorun yaratmayacağında hemfikirdiler; sinirler yatıştı. Zaten adam da verilen bir lokma ekmekle yetiniyor, kenarda ağzını açmadan bekliyordu.


Diptekine ulaşmak sabır ister – çoğunluğunu delikanlıların oluşturduğu bu topluluğun yoksun olduğu bir erdem. Belki de isyanlarında haklıydılar. Haritanın her dediğini yapmışlardı ne de olsa: Haftada ancak birkaç yolcu ağırlayan taşlık yolun üçe ayrıldığı kavşaktan, karşıdaki tepeye doğru üç yüz adım, büyük kayanın dibi.


İlk iki gün yalnız eller çalıştı; kazdılar. Üçüncü günde sıra ağızlara gelmişti. Memnuniyetsizlik, yakınmalar, iğneleyici sözler derken define tamamen unutuldu, bu işi başlarına saran haritalı yabancıya yöneldiler. Üstüne yürüyor, küfürler edip onu yalancılıkla, şarlatanlıkla suçluyorlardı. Ellerin tekrar, ama bu sefer başka bir niyetle çalışmaya yakın olduğunu sezen yabancı canını zor kurtardı, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Hevesi kursağında, öfkesi gözlerinde kalan topluluk da pılını pırtını toplayıp gün batmadan şehre varabilmek için derhal yola koyuldu. Gelirken peşlerinde yürüyen o garip adamı görmemişlerdi; varlığını hissettirmemekte üstüne yoktu ya, giderken de peşlerine takılmadığını fark etmediler. Bir başına, orada kalmıştı.


Şimdi... Şimdi uyuyacak gibi. Hissedebiliyor. Daha önce de uyumuştu elbette; fakat hep bir gözü açık, sıkıntılı, keyifsiz. Hiç derin uyuyabilmiş miydi, hatırlamıyor. Hele şu kuru toprakta yatmaya başladığından beri kâbusları iyice şiddetlendi, uyku nedir unuttu. Gözlerini yummaya dahi korkar oldu. Şimdiyse derine dalacak gibi.


Bir başına kalınca o ıssız yerde, neden buradayım, diye kendine sormadı. Pes edenlerin ufuk çizgisinde kayboluşunu izlerken, güneşte ışıl ışıl parlayan alet-edevatlarını hâlâ seçebiliyordu. İleride uzanan belli belirsiz bu yol, üç uçlu kavşak, yanıbaşındaki koca kaya, toprak, kum ve yiten umutların göstergesi, ilkinden sonuncusuna dek, derinliği gittikçe azalan onca çukur. Bu hareketsizliğin, ölü bütünlüğün bir parçası gibi, nefes almadan dikiliyordu. Gelip de dönmediyse, evine dönmeyi seçmediyse bir amacı vardı – ne olduğunu bilmediği.


Kazacaktı… Ama neyle? Etrafına baktı. Her şeyi toplayıp götürmüşlerdi. Kazma-kürek, çok uzaklarda parıldayan birer yıldızdı artık. Sonra ellerine baktı. Parmakları, tırnakları yerli yerindeydi.


Toprağın önünde diz çöktü, başını eğdi. Çok zordu başlamak, ellerini hareket ettirmek ne de güçtü. Uzun süre bu şekilde kaldı, belki birkaç saat. Sonra derin nefes almaya başladı; ağır ağır, göğsünü şişire şişire. Bedeni, o ölü bütünlüğün parçası olma fikrinden pek hoşlanmamıştı anlaşılan; karşı koyuyordu. Kolları oynadı sonunda, dirseklerinin kilidi çözüldü. Elleri toprağa daldı.


Kazdı. Hâlâ da kazıyor, durmadan. Gerçi ilk günleri atlatmak kolay değildi. Toprağın sert yüzeyi derisini tahriş ediyor, ufak taşlar ellerini çizip kanatıyordu. Mosmor olmuştu içi kum dolan tırnakları. Toprağı her eşeleyişi, avucuna doldurup yana her fırlatışı yeni bir işkenceydi. Sert, aşamayacağı bir taşa rastladığındaysa - ki her seferinde, er ya da geç rastlıyor - dizleri üzerinde yarım metre yana kayıp sıfırdan başlıyordu kazmaya.


Üstelik rüzgâr da pek uysal değildi. Öyle haşince esiyordu ki bazen, kumdan kırbacı adamın bedeninde şiddetle şaklıyordu. Kimi zaman da hafif hafif esip adamın her yanını sarıyor, göz kapaklarını, burun deliklerini aşıp daha yakın temasa geçmeye çalışıyordu.


Sonra, güneş vardı. Önceden de vardı ya, o zamanlar şu anki gibi düşman değildi. Böyle kavurmuyor, başını döndürecek kadar hiddetle çarpmıyordu. Ona hiç yüz vermeyen, bakışlarını bir saniye bile göğe çevirmeyen adama sinirlenmişti herhalde. Ama neden baksındı ki göğe? Aradığı ayaklarının dibindeyken neden ukalâlık etsindi?


Hepsi bir tarafa, aç, susuzdu. Bu soruna derhal çözüm bulmazsa ya geri dönmesi gerekecek ya da oracıkta ölecekti.


Toprak, yılışık rüzgârdan da, ulaşılmaz ve kibirli güneşten de daha anlayışlıdır. Adamın ellerini yara bere içinde bırakan oydu belki; fakat yaraları iyileştiren de yine o oldu. Çok geçmeden derisi de toprak gibi sertleşmeye, nasır tutmaya başladı. Acıyı hissetmiyordu artık. Uyum sağlamıştı.


Açlık ve susuzluk derdine de çare buldu adam. Toprağı eşelerken parmaklarına takılan iri böcekleri, solucanları yiyordu. Yediğinin farkına biraz geç vardı gerçi, şaşırmıştı; ama sonra, bunda iğrenilecek ne var ki, diye düşündü - toprak kabul ediyordu da o etmeyecek miydi yani?


Hayatî sorunlar ortadan kalkınca devam etmesi için bir engel de kalmadı. İşte, haftalardır burada. Kazıyor. Tek yaptığı bu; dizleri üstünde çömelmiş vaziyette eşelemek, kazımak, kazmak. Gece olup bitkin düştüğündeyse kendini arkaya doğru bırakıveriyor. Ayağa kalkarsa topraktan uzak kalacak, bundan çekiniyor belki.


Günler geçtikçe vücudu da değişti, başkalaştı. Cildi kızgın güneş, rüzgâr ve toprakla haşır neşir olmaktan koyuldu, zırhlaştı. Kamburlaşan bedeni, böcek ve solucan diyetinin belirgin kıldığı kemiklerinin de etkisiyle, belden omuzlara doğru genişleyen garip bir hâle büründü. Her nefes alıp verişinde, boğazından çıkan hırıltılar eşliğinde kabarıp inen, kambur bir gövde; bu çelimsiz, bitkin görünen vücudun iki yanında, ayrıksı duran, kuvvetli ve uzun kollar; kolların ucunda da iri birer pençe. Benzerine rastlanmamış, böceğimsi bir hayvan sanki.


Buraya geldi geleli, gecenin cini de gaddarlaştı. Birkaç dakika uyumayı başarsa, kan ter içinde uyanıyor. Yere uzandığı an kulakları uğuldamaya, başı zonklamaya başlıyor. Devam etmesini söylüyor sanki toprak, soluklanmadan kazması için zorluyor. O da toprağı dinleyip yorgun düşmüş bedenine, zihnine karşı durmaya çalışıyor, gücü yettiğince. Gözlerini kapamaya dahi korkar oldu. Oysa şimdi…


Şimdi uyuyacak.


Gömüldükçe gömülüyor yatağında. Uyku tüm bedenini sardı, içeri nüfuz ediyor. Ağırlaşıyor, batıyor adam. Kum, çakıl taşı, kil, kemik, kaya… Hiçbiri durduramıyor onu. Elleriyle ulaşamadığı kadar derine indi bile. Ay yitti, yıldızlar kayboldu. Tepesini örttü toprak. Artık her yer karanlık. Yalnız, ötede ufak bir ışık beliriyor şimdi.


Kendini loş bir mekânda buluyor. Etrafındakileri seçemediğinden, ışığın kaynağına doğru yöneliyor. Ağır ağır, tedirgin atıyor adımlarını; neye, nereye bastığını göremeden yürümek çok zor. Yaklaştıkça, çevresi şekillenmeye başlıyor: Dar, yüksek tavanlı bir odada. Yürüdükçe, etrafındaki raflar gözüne çarpıyor. Bir tarafta dizili sayısız şişe, bir tarafta yığılı kağıtlar, kitaplar. Anlıyor; oda bir Ortaçağ simyacısına ait.


Sonunda ışığın kaynağına ulaşıyor. Genişçe bir masanın ucunda yanan titrek bir mum bu. Simyacının mumu. Artık kendini tüketmiş, bitmek üzere. Sonra mum ışığının boyadığı taş duvarlara kayıyor gözü. Onlara dokunmak, onları hissetmek istiyor.


Taş duvar soğuk, irkiliyor. Elini hızla geri çekip yüzünü gölgeden yana çeviriyor adam. Ateş yok oluyor; zifirî karanlık her yanı sarıyor. Uyku varlığını tekrar hatırlatıyor.


Gömüldükçe gömülüyor yatağına. Uyku, vücudunun her hücresini fethetti. Artık bir oldular, yoğunlar. Toprak tutmuyor, tutamıyor onları. Daha da derine iniyor adam, aşağıya.


Bu defa her yer aydınlık. Beyaz taşlardan, parlak mermerlerden yansıyan ışık gözünü alıyor. Güçlükle açtığı göz kapaklarının arasından çevreyi incelemeye çalışırken, bir Antik Yunan tapınağında olduğunu fark ediyor.


Tapınağın ortasında küçük bir sundurma var. Kanla kutsanmış bu mermere elini sürmeye korkuyor adam, az ötedeki heykellere yöneliyor. Usta ellerden çıktıkları açık, hepsini teker teker süzüyor. Ayrı bedenlere kazınmış her çehrede aynı asalet saklı, hayran kalmamak mümkün değil. Sonra yapıyı çevreleyen sütunlar çıkıyor karşısına. Heybetliler; ama bu, dibi boylamalarına engel teşkil etmemiş. Ne ötede dikilen heykeller kalabilmiş yüzeyde, ne de simyacının odası. Türdeşleri, bir dünyanın üzerine bir yenisini kurmuş. Evlerini eskilerin üstüne inşa ede ede yükselmişler ve yükselmeye de devam edecekler, ta ki soluyacak havaları kalmayana dek. Bu taşlar da tıpkı insanlarınki gibi mezarlarda yatıyor, sadece mezar taşları yok.


Adam gözlerini tekrar kapattığında, tapınak kaybolup gidiyor; yine uykuyla baş başa. Artık toprak da kapılarını daha gönüllü açıyor. İçine girmesinden, derine inmesinden memnun.


Gömüldükçe gömülürse daha, dipte ölüm var, bunu biliyor. Bilmediği, buraya gelmekteki, böyle derinlere inmekteki amacı. Şu âna dek, onu ilgilendiren bu amaç değil, amaca ulaşmak için yaptığıydı. Varacağı noktayı düşünmeden, sadece yolun kendisine odaklanmıştı. Şimdiyse, ölümün kapısına kadar dayandı, misafirperver ölümün.


Sabırlı ev sahibi köşesinden onu çağırıyor işte. Cevabın bende, diye fısıldıyor kulağına. Sesi öyle tatlı, öyle şefkat dolu ki; adam ağır ağır ilerliyor ölümün kucağına doğru. Yaklaştıkça ses güçleniyor. Hoşgeldin, diyor, aradığını bende bulabilirsin... Kucağını açmış bekliyor ölüm. Adam gömüldükçe şenleniyor sesi. Şarkılar, türküler söylüyor. Zaferi, kutlu sonu müjdeliyor.


“Son mu?” diye soruyor adam kendi kendine. Ve kendine sorduğu an duraksıyor.


İlk defa tereddüt ediyor. Aradığı basit bir ölüm müydü? O halde buralara kadar neden geldi ki? Niçin indi ki dibe? Hayır, daha aşağı inmek istemiyor artık. Ama yukarı da çıkamaz. Evine geri mi dönecek? Hâlâ bir evi var mı?


Ne aşağı, ne de yukarı gidebilir öyleyse.


Belki yola çıkmak için yola çıkmıştı, ama sonunda yolculuğu bir anlama kavuştu. Şimdi hissedebiliyor; dibe kendisi için inmedi. Çektiği onca sıkıntı, tattığı onca acı, hepsi de yeni kavradığı tek bir gaye uğrunaydı: Toprağın altında adsız yatan taşın mezar taşı olmak.


Onu iştahla yanına çağıran ölümü kandıracak. Ölümün adam için hazırladığını sandığı bu mezar, asırlardır uyuyan taşların yaşam kaynağına dönüşecek. İlk ve son kez, gerçekten bir işe yaramanın sonsuz hazzını duyuyor.


Daha fazla sabredemeyecek. Artık yayılmak istiyor mezarında. Uykuyla yoğunlaşan hücreleri birbirinden ayrılıyor. Ayrışıyor, çözünüyor adam. Ve akışkanlaşıyor, her boşluğu kendiyle doldurabilecek kadar.


Yok olacak. Var edebilmek için. Unutulacak. Tekrar tekrar keşfettirmek için.


Şimdi.


***


Suyun kenarına oturmuş son hazırlıklarını yapan dalgıç düşünceli.


Garip bir yer burası. Az ötedeki çatallı yol dışında hiçbir hayat belirtisi yok. Ve su, tüm bu ölü bütünlüğün ortasında bir çöl gülü gibi açıyor.


Bu uçsuz bucaksız yarı-çöl arazinin kalbinde, bir gölet var. Nasıl oluştuğu, içinin nasıl dolduğu ya da neden kurumadığı meçhul.


İnsanların, sağlıklarına yeniden kavuşmak için umut bağladıkları bu mürekkep mavisi suya “Mezar Gölü” demeleri, biraz gülünç kaçabilir. Ancak buraya gelip de, suyun hemen başında yükselen şu koca kayayı görünce, verilen ismin ne kadar doğru bir seçim olduğu anlaşılıyor. Boylu boyunca uzanan kıpırtısız gölet ve başına dikili koca taş, yıllar önce buraya gömülmüş bir devin mezarını andırmakta.


Dalgıç, göletin öbür ucundaki kayaya bakmaktan kendini alamıyor. Suyun ufak bir oyunu bu. Güneş ışınlarını yansıtıp kayanın üstüne düşürdüğü için, kaya yoldan geçenlere uzaktaki bir yıldız gibi parıldıyor ve fark edilmesi için suya yardım ediyor.


Hazırlıklarını çoktan tamamlayan dalgıç, sonunda etrafıyla ilgilenmeyi kesip kendini ılık suya bırakıyor.


Aslında geç bile kalınmıştı. Suyun ünü yıllardır kulaktan kulağa dolaşsa da bilimadamları kulak tıkıyordu. Oysa hastalığına şifa bulduğunu iddia eden onca insan vardı ortada; hepsi de yalan söyleyemezdi ya…


Çevre kasabalardan, hatta şehirlerden suyun kerametini duyan, son bir umutla bu kurak topraklara geliyordu. Bir akıllının çıkıp da burayı bir turizm merkezine çevirmesi an meselesiydi. Durum böyle olunca, bilimadamları da muhafazakârlığı bir kenara bırakıp göleti özel kılanın ne olduğunu araştırmaya karar verdiler. Sudan örnekler alınacak, göletin dibinde ne tür taşlar olduğu öğrenilecekti.


Ağır ağır yüzen dalgıç, karanlık suları sevmese de şu an kendini iyi hissediyor. Taş numuneleri toplamak için dibine doğru ilerlediği bu ılık sıvıda bir hafiflik var - elinde olsa, içerde saatlerce kalırdı. Öyle ki, fenerini açmayı unuttuğunu biraz yüzdükten sonra fark ediyor. Göletin tahmininden daha derin olmasına şaşkın, fenerini yakıp merakla dibe doğrultuyor: Işık, bu defa yüzeydeki koca kayayı değil, dipteki Ortaçağ harabelerini aydınlatıyor.



2006-2007

yazan <$BloMelik Saraçoğlu/em>, /p>


<$Blo0m:

<$BloYorum Gönder


© 2007 Blogger Templates ve GeckoandFly. Tasarım: Andreas Viklund