<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/plusone.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID\x3d8803590869867872531\x26blogName\x3dtemrinler\x26publishMode\x3dPUBLISH_MODE_BLOGSPOT\x26navbarType\x3dBLACK\x26layoutType\x3dCLASSIC\x26searchRoot\x3dhttp://temrinler.blogspot.com/search\x26blogLocale\x3dtr\x26v\x3d2\x26homepageUrl\x3dhttp://temrinler.blogspot.com/\x26vt\x3d-6458518774516003978', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

temrinler

<$Blo

Bir akarsu düşkünü olarak Ren-ötesi gidiş gelişlerin...


İlk geçişin aynı zamanda Fransız ülkesini keşfedişine vesileydi: Dolu dolu geçen 2001 yazında Stuttgart’tan bindiğin bir trenle... Strazburg’a varasıya... Heyecanlandığını anımsıyorsun.

İkincisi belleğinde müphem... 2002 noel tatilini geçirmeye bu kez Fransa’dan, Lyon’dan arabasına bindiğin, yol boyunca süregiderken yüzüne ondan hoşlanışının kırmızılığının çöktüğü K.adınla Mulhouse’un kıyısından Freiburg am Breisgau’ya akan otoyolun köprüsünden, Fransız-Alman sınırını 130 km. ile akıp geçiverişiniz. Ya da üçüncüsü; dönüşü: Mannheim’den, gardan, ağzına dek dolu bir otomobilde dört Almanla o Peugeot 106’yı paylaşışın. Leipzigli Conni’nin yolculuğu hakkında kafa yormuştun; bir on yıl önce tahayyül dahi edilemeycek bir yolculuktu onunkisi: Leipzig’den Mannheim’a; oradan Lyon’a. O sıralar âşık olacak olmandan işkillenmeye (ürpermeye) başladığın K.’nın annesinin yaptığı kirazlı tartların tadı... Conni’nin marzipanları... MAR-Zİ-PAN! (Onlara borcunu nisan ayındaki İstanbul seyahatinden dönüşte hâlis Edirne bâdem ezmesi götürerek ödeyecektin!)

Dördüncüsü, beşincisi, altıncısı ve yedincisi harikûlâde bir haziran günü, evini paylaştığının uydurma evliliğinin sana budalaca gelen kutlamalarından sıvışmak içindi: Gara varana dek aklında Marsilya’ya, o meşhur belgesel film festivaline ve denize, Akdeniz’e varmak vardı; ama garda, hemen kalkıyor olduğunu gördüğün Cenevre ekspresi aklını çeliverdi: iki saat sonra Cenevre’nin tatlı su kokulu garında beklemeksizin Neuchâtel trenine bindin. Şehre vardığın öğleden sonrasındaki sokaklarının kimsesizliği; eski şehrin alımlı, manzaralı sokakları, geçitlerinde yürüyorken büyülenişin... (Sonradan Max Frisch’in 44 yaşında eşinden, işinden ve hayattan istifa edip kendini yazışa vermek için seçtiği şehir olduğunu öğrendiğin Neuchâtel...) Hava kararmadan damağında Neuchâtel’in küçük ama tumturaklı güzelliğinin tadı, Biel’e yollandın. Hakkında neredeyse hiçbir şey okumadığın bu şehrin seni bu denli büyüleyebileceği aklına bile gelmezdi: Fransızca ile Almanca’nın iç içe girdiği bu harikûlâde güzel şehrin su kanallarıyla örülü dar sokaklarında iki tabela zihnine lobutmuşçasına düşmüştü: “Johann Wolfgang von Goethe İsviçre yolculuğunda bu evde konakladı” ve hemen birkaç yüz metre ötede, bir başka Rönesans yapısında: “Jean-Jacques Rousseau iki ay boyunca bu evde saklanmıştır.” Sonra hem “rue”, hem de “”straße” yazılı çiftdilli sokaklardan gara seni Basel’e götürecek olan trene binmek üzerine dönüşün...

Hakkında onca okuduğun Basel’e geceyarısı varabildin –hemen hostele gidip yattın. Ertesi gün sıkı ama yorgunluğunu üzerinden tam alamayan uykundan uyandığında güneş parıldıyordu—Hayatının en güzel günlerinden birinin ışıması. Hostelin cermenik kahvaltısında müslilerle, bol tahıllı ekmeklerle beslendin. Sokağa çıktın, ışıyordun. Basel’de Ren’i ilk olarak yayan geçtin. Öğlene doğru uykusuzluk ve yorgunluktan bitap düştüğünde Nietzsche’nin Basel günlerinde çalıştığı felsefe fakültesinin bahçesindeki bir bankta huzur içinde uyudun. Kimsecikler bu yorgun yolcuya dokunmamıştı. Öğlenleyin şehri ve gezmek istediğin yakınyöre kasabaları Lörrach, Weil am Rhein ve St.Louis’yi görebilmek adına bir bisiklet kiraladın. Sözleşmeyi imzalarken sormuştun: Bisikletle sınırı geçip Almanya ve Fransa’ya gidemiyorum değil mi?” Tabiî ki “hayır” yanıtı vermişlerdi sana. Öncelikle şehrin görmediğin tüm sokaklarını tek tek ayrı ayrı pedalladın. Sonra seni Alman sınırına götürecek yola vurdun; yarısında susayışını Ren’i besleyen kaynaklardan birinin soğuk suyunun aktığı çeşmede giderdin. Biraz daha gidince sınıra vardın. Basit bir sınır kapısıydı bu. Sınırın İsviçre yanında Almanya’dan daha ucuza olan benzine akın eden Alman plakalı otomobillerin doluştuğu benzin istasyonları, öbür yanda ise evler. İki ülkeye bölünmüş bir mahalle. Pedalı çevirmeye devam ettin. Kimse sana dönüp bakmadı bile. Aylar sonra tekrardan Alman yurdunun en güneybatı ucuna, Almanya’ya varmıştın. Kıv.’a bir selâm mesajı gönderdin. Tekrar yola koyulacaktın ki... Birkaç metre ilerde sağda gördüğün tabelanın seni uğrattığı şaşkınlığı -hâlâ- unutamadın -- 1939 temmuzunda Hitlerjugend’e ait bir propoganda filminde gördüğü tabelanın tıpkısıydı o: Kollarında gamalı haçlarıyla bisikletlerine binmiş Pomeranya’nın göller bölgesinde Leh ülkesinin sınırına dek giden sağlıklı, sarışın mavi gözlü “Aryan çocukları” dışsesin pek yakında “babavatan”a katılacağını duyurduğu Leh topraklarına bakarken işte bu tabelanın altında mola vermişlerdi. Filmdeki tabelada (o zaman Oder-Neisse hattının ötesine dek varan Cermen topraklarının en kuzeydoğu ucunda) güneye, güneydoğuya, güneybatıya, batıya uzanan tabelalarda Berlin’in, Stettin’in, Breslau’nun, Dresden’in, Leipzig, Viyana’nın Münih’in, Köln’ün, Strazburg’un uzaklıkları yazıyordu. Ne garip, 2003 haziranın aydınlık bir Pazar sabahında da bu tabelanın tıpkısını, ağaç üzerine oyma, gotik harflerle yazılı Berlin, Stettin, Breslau, Hamburg, Köln, Münih istikâmetlerini gösteren yol levhalarını görmen! Her şey bir yana, 1950’lerin sonlarında basılmış bir atlasta Almanya haritasının batısında Elsass-Lothringen’in “Fransız işgâli altında”, doğuda, Oder-Neisse hattının ötesinde ise kaybedilmiş toprakların “Polonya işgâli altında” olduğuna dair ibareler gördüğünde duyduğun şaşkınlığın bir benzeriydi bu. Belki de katmerlisi. Sttetin’in Szscecin, Breslau’nun Wroclaw olduğu bir dünyada unutulmuş (?), “tarihî” bir tabela.

Sonra bisikletle, pahalı Basel’in tüketicilerini çekme derdindeki, tıka basa alışveriş merkezi dolu, besbelli ki bombardımanlarla hiçbir şeyi kalmayasıca mahvedilmiş, bir sakat-şehir olan Lörrach’ı hızla katettin. Weil am Rhein’a vurdun; ama birden karşında Alman sınır kapısı görünce şaşırdın; tekrardan İsviçre’ye girmiş olduğunun farkında bile değildin. Weil am Rhein’da, Ren’e Basel’den sonra yârenlik eden o Alman kasabasında Frank O. Gehry yapısı Vitra dizayn müzesi’ne gittin; müze kapalıydı; binaya hayran gözlerle baktın ve St.Louis’ye yollandın. (Ne garip ki Berlin’deki Vitra Dizayn Müzesi de yenileme çalışmaları için sen şehre varmadan birkaç gün önce birkaç yıllığına kapanmış ve tüm kolleksiyonunu geçici olarak Weil am Rhein’daki merkez müzeye göndermişti!)

Weil am Rhein’la St.Louis arasında Alman Fransız sınırını ve Ren’i ilk kez bisikletle aştın. İnce uzun bir köprüydü bu. Köprünün girişindeki Deutsche Telekom’un mor renkli kulübesini karşı yakadaki France Télécom’un kahverengi kulübesi karşılıyordu. St. Louis, Basel gibi hayatında gördüğün en güzel şehirlerden birinin yanıbaşında olmayı haketmeyen, 60’ların budala şehircilik politikalarının kurbanı olmuşa benzeyen, çirkin, prefabrike toplu konutlarla dolu bir sanayi şehriydi; onu neredeyse pas geçtin. Basel’e dönüp, Guide du Routard’ta tavsiye edildiği üzere Ren’de yüzmeyi hedefliyordun.

Fransa ve Basel arasındaki diğer “eften püften” sınır kapılarına nazaran biraz daha alımlı olan kapıdan yine kimsenin kontrolü olamdan geçtin. Basel... Etrafındaki hiçbir şehrin güzelliğine, alımına yaklaşamayacağı şahane şehir! Burckhardt’ın, Nietzsche’nin şehri! Ertesi yıl Bergman’ın erken dönemine boğazına dek battığın sırada keşfettiğin mücevher-film “Susuzluk” un (1949) kendilerini Basel’den kalkıp savaş sonrasın yıkık dökük Alman şehirlerini katederek tâ Malmö’ye, İsandinav eli’ne vardıracak trendeki kompartımanlarında evliliklerinin (ve mutsuzluklarının; yalnızlıklarının) muhasebesini yapan genç çifti ama en başta o beklenmedik Basel sekansını ne de büyük bir duygu yoğunluğuyla karşılamıştın!

Basel’e döndüğünde Ren’in doğu kıyısında bisikletini park ettin; Ren’i ve kıyısını dolduran Basellilerin çoşkusuna, yaz çoşkusuna katıldın, gördüğün en güzel nehir köprülerinden biri olan Wettsteinbrücke’den Ren’i şanına yakışır bir şekilde aşan Mittlerebrücke’ye dek kendini Ren’in akıntısına bıraktın. Yüzmek imkansızdı ılık suda. Yapılacak tek şey iskeleden kendini bıraktığın suda açılmak üzere birkaç kulaç atıp kendini akıntıya bırakmak sonra da Mittlerebrücke’ye varasıya aynı kulaçları kıyıya yanaşmak üzere atmaktı.

Düşledin – Kendini bırakmayı, salıvermeyi, tüm bir Ren’i, tüm bir Fransalman sınırını, Alman Renülkesi ölüdoğasının bağlarla çevrili kıvrımlı vâdilerini ve Hollanda’nın alüvyonal düzlüklerini aşasıya Kuzey denizine varmayı...

İki köprü arasındaki bu salınışları dört-beş kez tekrarladığını anımsıyorsun: Çocukluğundaki denize girişin çoşkusuydu yaşadığın: Mittlerebrücke’den kıyıya çıkıp güneşlenen Basellerinin yanından Wettsteinbrücke’nin dibindeki iskeleye koşmak ve bir kez daha Ren’in ılık suyuyla buluşmak. Guide du Routard Ren’in sularının Basel’in hemen birkaç kilometre ötesinden itibaren sanayi tesislerinin atıklarıyla kirlendiğini ama nehrin Basel’de hâlâ temiz olduğunu yazıyordu. Haklıydılar, Basel Ren’in kirletmiyor, onu adeta arındıyordu. Böylesine harikûlâde bir suyolunun üzerindeki, suyun her iki yakasına da yayılmayı bilmiş en güzel şehir Basel. (Bir dahaki Basel seyahatimde trenle, otomobille, bisikletle ve yayan geçtiğim Ren’i yüzerek geçmeye yeltenir miyim? Basel polislerine yapacak iyi bir açıklama olcaktır bu!)

Sekizincisi, artık sıradanlaşmaya başlayan Almanya seyahatlerinin birinde olsa gerek. Tam otuz ay sonra Weimar’a varmaya Lyon’dan yola çıkışında, tam yarı yolda. İlk kez Metz-Saarbrüken arasından aşacaktın sınırı. Sınırı aşacak küçük “metro” treninin rötarı yüzünden Saarbrücken’den Weimar’a giden ekspresi kaçırdın. Sonra seni Saarbrücken’den Weimar’a aktarma yapacağın Frankfurt’a götürecek yerel trenle Renyurdu’nun mümbit vâdilerini katettin. Main üzerine kurulu metropole gelmeden aşmıştın bir daha Ren’i.

Dokuzuncusu dönüş yolunda: Stuttgart üzerinden bindiğin Strasbourg treniyle geçtin Ren’i. Âşıktın – âşık geçiş.

Onuncusu o yılın noel tatilinde. Erh. ve Erd. ile... Stockholm’e dek gideceğin yol’un başında. Strazburg’da geçrilen geceden sonra Erh. ve Erd.’in cermen yurduyla ilk karşılaşışı... Sabahın erken saatlerinde Strazburg ve Offenburg arasında çalışan Ren metrosuyla aşmıştın Ren’i, dostlarınla, bir kuzey yolculuğunda.

Onbirincisi hemen bir ay sonra Berlin yolunda, yine trenle. On ikincisi Berlin’den dönüş yolunda durakladığın Weimar’da K. ile yediğin karşılıklı derinliklerle oynanan sabah kahvaltısının ertesinde bindiğim ekspres trenle –içi acıyan geçiş.

On ikincisi yaz başında kuzeninin pes edişine (yoksa evlenişine mi demeli?) tanıklık etmek için Stuttgart’a gidiyorken; bisikletleydin ve Strazburg garının âşina olduğum bekleme salonunda bir saat on dakika beklemektense pedal basmayı tercih ettin.: Petit France’ın kıyısından, eski şehre vurdun, üniversite mahallesinden sınıra doğru: Sağda mavi bir tabela: “Birazdan Fransız Cumhuriyeti’ni, Federal Almanya Cumhuryeti’ne girmek üzere terk edeksiniz.” Ren’e gelmeden hemen önce, Avrupa parkında bir anıt: “Fransa için öldüler! Birinci cihan harbinde Almanlar tarafından öldürülen .......’ın anısına.” Sonra suratsız Kehl şehri. Gar’dan trene biniş. Paris Gare de l’est – München Hauptbahnhof arası işleyen EC 64 nolu EuroCity ekspresi Kehl kalkış saat 13.10, Stuttgart varış 14:40.

On üçüncüsü dönüş yolunda, bu kez Lyon’a gezmeye gelen kuzenimin arabasıyla, Strazburg’un kuzey banliyösü Hagenau’yu Almanya’ya bağlayan bir köprüden.

On dördüncüsü ekim başında kaydını yaptırdığın Paris Üniversitesinden yollandığın Tübingen Üniversitesi’nde geçireceğin aylar için; Paris-Münih eskpresiyle.

On beşincisi, bu yolculuğun... Yeni yıl yaklaşıyor, Tübingen’deki aksak maceran sona erdi; dönüş yolu, Paris. Ekspres biraz önce katetti Ren’i.





Bir akarsu düşkünü olarak Ren-ötesi gidiş gelişlerin...

Lyon’u, Paris’i, Strazburg’u, Basel’i, Metz’i; Stuttgart’la, Tübingen’le, Lörrach’la, Weimar’la, Frankfurt’la, Berlin’le bağladığın yolculukların; yol-aşışların, Ren geçişlerin.

Ren’i aşış, aşkın --

yazan <$BloHakkı Kurtuluş/em>, /p>


<$Blo0m:

<$BloYorum Gönder


© 2007 Blogger Templates ve GeckoandFly. Tasarım: Andreas Viklund