<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531</id><updated>2012-02-16T11:26:51.415+02:00</updated><title type='text'>temrinler</title><subtitle type='html'>Hakkı Kurtuluş - Melik Saraçoğlu</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>13</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-8530750555763445345</id><published>2009-02-14T01:57:00.003+02:00</published><updated>2009-02-14T02:04:29.473+02:00</updated><title type='text'>FAHRETTİN</title><content type='html'>Fahri’nin tek derdi kızlar. Kıvrımlarına, göz kaçırmalarına, bir yandan konuşup bir yandan saçlarını toplamalarına, hem dikkat çekmek için kısacık etek giyip hem namuslu kesilerek ellerini siper niyetine kullanma riyakârlıklarına hayran. Herbirini teker teker, aynı anda seviyor. Kumralı kurmalı bebek gibi, sarışını sarmaş dolaş, esmeri rozmeri misali kokup imbat esmeli, kızıllara karşı ayağını denk alacaksın, incesi, balıketlisi, atletiği, histeriği, uzunu, kısası, cep elması, sakini, dalgacısı, dalgalısı, kıvırcığı, atkuyruklusu, kâküllüsü, her türlüsü…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Fahri’nin tek derdi kızlar değil; bu bitimsiz, bu büyülü albeni oyunu. Karnını aylarca tok tutacak bir sürüye dalıp av beğenemeyen, şuna mı yoksa ötekisine mi saldırsam, diye muallâkta kalmış, ne oldum delisi bir kurt değil o. Fahri bir balıkçı; üstelik kendinden emin, er ya da geç oltasına lüfer vuracağını bilen, işinin ehli bir balıkçı. İlkokuldayken etek açıp don görmeye tenezzül edeceğine, hasta rolündeki kız çocuklarının gelip doktor Fahri’ye gönül rızasıyla ayıpçı yerlerini göstermelerini yeğlemiş biri. Bakılmak, gizlice bakılmak, istenmek, istediğini itiraf edemeden istenmek, imrenilmek, kıskanılmak, çekilememek, çekiştirilmek, düşünülmek, düşlenmek… Evet, Fahri bunlara bayılıyor işte!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her gün, evden çıkmadan evvel soluğu ayna karşısında alır - bir nevî sabah ritüeli. Kıyafette yamuk yok; okul üniforması deyip geçmemek lazım, anacığının jilet gibi ütülediği şu gömleği kimse onun kadar asil taşıyamaz. Saçları geriye tara, azıcık da limon sık ki gün boyu tek bir tel dahi asilik yapıp kıpırdamasın. Kaşlar da rotring mübarek! Bugün tıraş olmaya gerek yok. Daha yeni yeni terleyen bıyıkları bir an önce uzasın diye iki-üç günde bir babasının çelik tıraş makinesini kullanıyor, gizlice. Bastıra bastıra kesiyor, yetmiyor, bir de perdah çekiyor üstüne. İkinci en büyük hayâli, klasına yaraşır, kaytan bir bıyık bırakmak; bu arzusunun gerçekleşmesi demek, yem takmasına bile gerek kalmadan oltasını sallayacak kıvama gelmesi demek. Spor için avlanacak artık; yakaladığı kimi balıklara acıyıp onları azat edecek, en beğendikleriniyse kovasına atıp koleksiyonunu zenginleştirecek. Kulakları yanısıra mağrurca ilerleyen şu favorileri de şahane hani! Müdür muavinine her yakalanışında azar işitmesine değiyorlar; böylesi bir sende var, bir Bee Gees kardeşlerde… Tüm hazırlıklar sona erdiğine göre, her sabahki gibi ritüelin kapanışını yapabilir. Muzurca gülümsüyor, iki elini karşısındaki duvara yaslayıp yüzünü aynaya biraz daha yanaştırıyor ve gözleri içine bakarak repliğini tekrarlıyor: “Hadi oğlum Fahri, bugün senin günün!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hocalarla yıldızı pek barışmasa da liseyi onun kadar seven talebe azdır. İlk ders başlamadan hemen önce girer okula, hemcinslerinin haset, karşıcinslerinin hasret dolu bakışları arasında, salına salına yürür. Assolistlik meşakkatli meslek; mektebe erken varırsa yan sokakları arşınlar, tüm öğrencilerin yerlerini alıp Fahri’yi hazırolda beklemesi için vakit öldürür. İçeridekilere yeterli işkenceyi yaptığına kanaat getirince de, en nihayetinde, kapıda belirir. Gösteri zamanı! Tüm ışıklar söner, yüksekteki tek bir spot lamba Fahri’yi aydınlatmaktadır. Nefesler tutulmuş, bu gözmıknatısına karşı duramayacağının bilincindeki yüzlerce gözbebeği tek noktaya kilitlenmiştir. Koridorda usulca ilerler, her adımıyla tansiyonu bir dibe, bir tavana vuran kızlar bayılmamak için kendilerini zor tutar; kiminin kahvaltıda simit yanında ayran içmesinin gizil nedeni, sabahları nükseden bu tansiyon problemiyle başedebilmektir. Piyangonun kime vuracağı, Fahri’nin o gün hangi şanslı hanıma selam vereceğiyse bilinmez. Janti bir jest, tatlı bir mimik; şaşırtmayı, en beklenmedik kişiye klark çekip kafa karıştırmayı sever. Bulanık suda balık tutmak daha kolaydır ne de olsa… İlk sahne bitip perde kapandığında sırasına oturur. Sergilediği üstün performansla diğer aktörlerden rol çaldığı için sinirlenen meslektaşlarının kin dolu bakışlarını ensesinde hissetmek keyif verir ona. Alkışa gerek yok, sınıfı inleten kalp atışlarının tok sesi kâfi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlgi çekmek uğruna ağzını açmasına, espriler patlatıp kıvrak zekâsını sergilemesine lüzum yok; Fahri okulun güneşi, o nereye gitse, gezegenleri de onunla hareket ediyor, etrafında pervane oluyorlar. Ara sıra hislerine gem vuramayan, dayanamayıp yörüngeden koparak güneşe sürüklenen bazı göktaşları da çıkmıyor değil. Hâlbuki nefislere hâkim olmak, aradaki mesafeyi korumak lâzım; çünkü Fahri’ye fazlaca yaklaşan yanıp kül olmaya mahkûm. Okul çıkışı, sınıfından üç kız arkadaşını ayartıp Balkaya Pastanesi’ne dondurma yemeye götürdüğü gün herkese ibret olmalı. Ses hızına meydan okurcasına yayılan bu haber ânında ana-babalara da ulaşmış, üç zavallı kız –romatizma veya menüsküs illeti yüzünden dizlerini dövmeye çekinen- altı ebeveynden, avuç içi de dışı olmak üzere toplam on iki tokat yemiş, bazı veliler -kız babası olmak zordur- çıngar çıkarıp olayı müdüre kadar taşımış, Müdür Bey de Fahri’yi odasına çağırtıp Balıkesir mantısına konan tavuk misâli, önce bir haşlayıvermiş, sonra da güzelce ditmişti. Oysa apolet sahibi kimselerin bıkmadan usanmadan düştükleri hataya düşen ebeveynlerin kavrayamadığı yegâne şey, kuvvet kullanarak getirdikleri tüm bu yasakların ters tepeceği ve her “sakın haa”nın Fahri hanesine artı puan olarak yazılacağıydı. Gücüne güç kattılar, albenisine bolca sevbeni, bir parça da öpbeni ilave ettiler.&lt;br /&gt;Yürü be oğlum Fahri, gün senin günün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son derslere iştirak etmek hiç âdeti değildir. Teneffüs zili çaldı mı çantasını kapıp tek omzuna ardar, koşmak ona yakışmayacağından tırıs gider, okul duvarı Fahri için çocuk oyuncağı, hoop, tamam, dizlerindeki tozu silkeler, istikamet motorcu Abbas. Her gün aynı. Büyük balık öyle kuru ekmek parçasıyla ya da solucanla yakalanmıyor, iğneye küçük, parlak, lezzetli bir balık takacaksın ki semeresini göresin. Abbas’tan bir saatliğine motosiklet kiralar, üzerine kurulur, gaz verince çıkan boğuk ses yağlarını eritir, grumm gromm, bir daha, grummm, tüm harçlığını buraya gömüyor, grommm, Fahri’nin birinci en büyük hayâli, Vidinlisan’ın vitrininde duran o 175 cc’lik 64 model Jawa’ya sahip olmak, groovvvv… Çarşı içinde kısa bir tur, halin önünden Hükümet Binası’na, oradan da liseye doğru. Sona sakladığı en büyük kozunu oynama vakti. Ders biter, okul dağılır; Saat Kulesi’nin yanından yokuş aşağı akan öğrenciler evlerine dağılmak için Anafartalar Caddesi’ne yığılırken, Fahri de dörtnala küheylanını süren bir akıncı misali caddenin ucunda beliriverir. Kızların sohbete ara verdikleri, lafların boğazlarda düğümlendiği, istisnasız her akşamüstü tekrarlanan kutsal an gelip çatmıştır. Rüzgârla dalgalanan siyah okul ceketi sanki pelerin, limonun sımsıkı tuttuğu kara saçlarıysa tolga, cılız güneşe rağmen ateş gibi pırıl pırıl. Sabahki ayran da kızları kurtaramaz ki artık. Fahri yaklaştıkça yaklaşır... Kolonya var mı kolonya? Biraz daha… Erkekler nedense hiç oralı değildir; kimisi görmezden gelir, kimisi umursamaz, kimisiyse hergün aynı saatte yanlarından geçen, nallar altında asfaltı paramparça eden bu şövalyenin farkına bile varmaz – erkeklerin radarları da karşıcinsinki kadar hassas olsaydı, dünya nice olurdu. Göz açıp kapayıncaya dek caddeyi kat eden kahramanımız gözden kaybolmuştur. Kaldırımda kalakalan, hevesi kursağında tazelerin beklediklerinden çok daha kısa sürmüştür film. Kaşlar toplu bir çaresizlik eylemine girişeyazdığındaysa Fahri yittiği yerde tekrar bitiverir. Kaşlar, bu defa, hızla açılan gözkapakları ve irileşen gözbebeklerinin de yardımıyla yeni bir sevinç gösterisine hazırlanırlar. Bu ikinci tur, kara şövalyenin unutkan dimağlara kraliyetini hatırlattığı, bir tür taç giyme töreni olacaktır. Hasımlarının saygıyla önünde eğilmesi, âşıklarının hülya âlemlerinde yitmesi zamanıdır. Oysa sıra sıra dizilmiş, yıldırım ol da bana düş, diye bekleşen sayısız paratoneri eli boş bırakır Fahri. Hep yükseklerde, şimşek olarak kalmak, buluttan buluta zıplayıp haşince çakmak, önce kör edici bir ışık, ardından gürül gürül bir gökgürlemesiyle akılları baştan almak varken, neden yıldırım olup yeryüzüne insin ki? Anafartalar’ı ikinci kez kat edip yıldırısını sonlandırırken bunları düşünmektedir işte. Sonra çarşıya dönüp motoru Abbas’a teslim eder, paşa paşa bir saatlik kira parasını köklenir, ay sonuysa harçlığı suyunu çektiğinden Abbas Abi’sine yalvar yakar, rica minnet derdini anlatır, on dokuz yaşına basar basmaz evlenmiş, üç çocuk babası, yazları Burhaniye’deki anaevine gitmekten öte bir serüveni olmayan Abbas Abi’si derdini hiç mi hiç anlayamasa da Fahri’yi sevdiğinden borcunu aybaşında ödemesini kabul eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Motordan inince, otururken arka cebinden çıkartıp gömlek cebine koyduğu fildişi tarağını tekrar arka cebine sokmayı ihmâl etmez. Dede yâdigârı… Fahri’nin olmazsa olmazları, bu fildişi tarak, henüz -babasından korktuğu için- sigaraya başlamasa da yanında gezdirdiği, bazen çıkarıp oynadığı gümüş kakmalı zipposu ve ağzından düşürmediği çikleti. Sakızı cakasına caka katmak için çiğnediği sanılsa da asıl neden, aklıbol bir arkadaşının boşboğazlılığıdır. Neymiş efendim, çoğu insan yemeği hep bir taraftaki dişleriyle yermiş, bu yüzden de zamanla çene yapısı ona göre şekillenir, yüzü asimetrikleşirmiş… Söylenecek laf mı şimdi bu?! Fahri de ne yapsın, o günden beri hatırına geldikçe, ağzının yemek yerken tercih etmediği tarafında çiklet çiğniyor; simetrik bir surat için gereken dengeyi sağlamış oluyor. &lt;br /&gt;Aslan Fahri, kim tutar oğlum seni!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denge… Bir defasında dengesi bozulmuştu. Yine böyle son dersten önce okul duvarını aşıp motosikletine atladığı, makinayı bağırta bağırta lise önüne sürdüğü bir gün. Onun varlığıyla çılgına dönen ama dönmemiş numarası yapan izleyici kitlesinin az ötesinde yalnızbaşına yürüyen, haftalardır gözüne kestirdiği, bir alt sınıftaki o kumral kızı görünce pek memnun olmuştu. Geçen gece uykuya dalmadan evvel aklına gelen, sergilemek için can attığı izleti için daha uygun bir seyirci bulamazdı kendine. Gaza abanıp ilk turu tamamlayarak arz-ı endam eyledi. Misinayı bol tut; bırak zokayı yutan balık bir süre hiçbir şey yokmuş gibi yüzsün. İyice uzaklaşınca, U dönüşüyle burnunu gene hedefine doğru çevirdi. Güzelce sindirdiğini, iğnenin midesini boyladığını hissettiğin an -ki zanaatını hissederek yapana usta derler- oltana asıl, hiç acıma. Tekrar gaza basıp avdet etti, kızın dibine kadar sokulunca, bir cambaz edasıyla cebinden fildişi tarağını çıkardı, iki elini de gidonlardan çekip saçını tarayarak avına işmar geçti. Genç kızın oracıkta düşüp komaya girmesi işten bile değildi; fakat akrobat şoför, tam o sırada bir tümseğe rastlayacağını bilmiyordu. Tekerlerin zeminle temâsı kesilince Fahri de havalandı, gidonları yakalayasıya kalmadan kendini yere kapaklanmış hâlde buldu. Çamurlanan kıyafetine mi, yoksa bertilen dizine mi yanacağına karar vermeye çalışırken, iğneden kurtulup kaçtığını sandığı körpe telaşla yanına koştu. Tabiî ya, Fahri’yi havada süzülürken görüp de etkilenmemesi ne mümkün… Hayır, hiçbir şeyciği yoktu, merak ettiğine bile değmezdi. Derhâl toparlanıp ok gibi doğruldu, motorunu yerden kaldırdı, boyası mı yüzülmüş, aman canım, hiç mühim değil - kurbanın olayım etme eyleme Abbas Abi! Bir yanına motosikleti, diğer yanına misinasını sımsıkı tuttuğu avını alarak yol kenarından yürüdü. İskeledekilere kendini beğendirmek için denize artistik bir dalış yapmak isteyen, ancak başarısız olup suya çakılan delikanlıların, su yüzüne çıktıklarında yukarıdan soranlara hiçbir şeyleri olmadığını söyleyip, kimseye belli etmeden yanmış uzuvlarını su altında ovuşturmaları gibi, Fahri de hem kızla sohbet ediyor, hem de başka yöne baktığını fark ettiği anlarda, acıyan dizini gizlice ovuşturuyordu.&lt;br /&gt;Koçum Fahri, var mı senin gibisi be!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl da sağ gösterip sol vurmuştu ama! En ince detayına kadar hesapladığı planı tıkır tıkır işlemiş, havada iki takla ve bir saltoyla taçlandırdığı muhteşem cambazlık şovu sayesinde kızı tavlamıştı. Yere düşerek avının şefkatini kazanması ve saniyesinde ayağa kalkıp metanetini kanıtlamasıyla da ekmek kadayıfı üzerine bir parça kaymak kondurmuştu. O ne hin, o ne anasının gözüydü o… Haftasonu birlikte dolaşma teklifini hemencecik kabul ettirmişti. Düşmanları, sözde rakipleri çatır çatır çatlasındı. Gerçi biraz dil döktüğü doğruydu; naz oyununu kuralına göre oynamaktan hoşlanırdı, yoksa bunun bir tür danışıklı dövüş olduğunun bilincindeydi. Şehrin dışında, yalnız otobüsle gidebilecekleri Değirmenboğazı’nda gezeceklerdi üstelik. Ustalık buydu işte. Kayığından kafasını uzatıp berrak suya bakmış, altından geçen balık sürüsünü inceleyip, ben sadece şu balığı tutacağım, demiş, nitekim dediğini de yapmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buluşma gününün sabahı, doğal olarak, ayna önü seansı normalin iki katı sürdü. Dar sayılabilecek ispanyol paça pantolonu, solgun çizgili keten gömleği, tiril tiril baharlık kahverengi ceketi, giymediği zamanlarda çabuk yıpranmasın diye içine kalıp koyduğu, önceki gece badem yağıyla parlatmak için az uğraşmadığı rugan ayakkabıları, son olarak da, günün anlam ve ehemmiyetini vurgulayan, göz alıcı madalyonu. Tecrübeli bir balıkçıya basit bir dal parçası, misina ve iğne yetecektir, ama elindeki imkânlardan faydalanmamak, başarıyı garantilememek de maceraperestlikten ziyade aymazlıktır. Püf noktası, Balıkesir Esmen lavanta kolonyası; tıraş sonrası açılan gözeneklerin hakîkî ilacı, beş metreden fazla yaklaşan hanımların esareti. Balıkesir Esmen Kolonyası… Ona kalsa ayna önü eğlencesini yarım saat daha uzatabilirdi, fakat randevusuna gecikip otobüsü kaçırmayı göze alamıyordu. Değirmenboğazı’na birlikte gitmek, otobüste yanyana oturmak yok; zaten şimdiye dek kaç körpeciğin başı yandı, bari bu sefer azıcık temkinli davranmalı, bir gören olursa –ki mutlaka olacaktır- kopacak olan kızılca kıyametten herkes sağ çıkamayabilir.&lt;br /&gt;Ulan Fahri, şeytana bile pabucunu ters giydirirsin sen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dayısı boşa demiyormuş, bir arıyı bir de karıyı gezdireceksin, diye. Tanıdık gözlerden ırak, piknik yapan birkaç aile dışında kimsenin bulunmadığı böyle sessiz sakin bir mekâna adımını atınca, o mahcup taze gitmiş, yerine el ele tutuşmaktan çekinmeyen, sadece kızaran yanaklarının utancını ihbar ettiği bir dilber gelmişti. Ağaçlar arasında dolanırken Fahri bazen kızın elini bırakıp önden yürüyor, dizginlerin kimde olduğunu, bu kumral için yanıp tutuşmadığını ima ediyordu. Tamam, hoş kız, ama fazla da havalanmamalı, şu İspanyolların altına saklanan, ara sıra burunlarını dışarı çıkartıp sobelenen cânım ruganlar sayesinde koluna takamayacağı kimse yok. Temiz havada balığa çıkmak da bambaşka bir zevkmiş doğrusu… Belli ki kızcağız Fahri’ye kör kütük âşıktı, gece gündüz demeden onu düşlüyor, birlikteliklerinin, hatta izdivaçlarının tahayyülüyle yaşıyordu. Ağır ol bakalım küçük hanım, kartal kafeste ne etsin? Zavallıya hak vermek de lâzımdı aslında; ceket üstüne çıkartıp kıvırdığı şu fiyakalı gömlek yenlerini görüp de tutulmamak ne mümkün! Mantar suya dalıp dalıp çıkıyordu artık, oltayı kavrayıp az daha sabretmeli. Öksüz bıraktığı ayayı tekrar kavrayınca, kızın delice çarpan kalbi de tüm kanı bu talihli ele pompalıyordu. El değil, ütü sanki! Böylesi yüksek sıcaklıklara bile dirençli olan Fahri’nin ağzını bıçak açmıyordu; aklına anlatacak komik bir hikâye ya da ilginç bir olay gelse dahi birçoğunu kendine saklıyor, onu gizemli kılarak karizmasını arttıran sükûnet silahını kullanıyordu. Sonsuz özgüveninin eseri bu dinginliğin altında ezilen tazecikse bir şeyler söyleme ihtiyacı duyuyor, konuştukça titreyen sesiyle Fahri’nin boyunduruğu altına giriyordu. O Fahri ki, kolonya kokusu, inci dişleri ve buğulu bakışları sayesinde daha nice eksik eteği esrik kılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolları dikenlitellerle kesildi. E tabiî, yanındakini zaman ve mekân mevhumlarından soyutlama gibi bir becerisi de vardı; dalgınlıkla korunun epey içlerine sokulmuşlardı anlaşılan. Fahri yine tepkisiz kalarak oturaklılığını perçinlediğinden, kızcağızın önünde iki seçenek belirdi: ya buraya kadarmış, diyerek piknik alanına dönecek, aşkıyla böyle bir gün geçirdiği, daha doğrusu, böyle bir gün geçirme lütfunda bulunulduğu için kendini şanslı sayacaktı; ya da güneşe daha fazla yaklaşacak ve eriyen kanatları yüzünden yere çakılma riskini göze alıp, dikenlitellerin ardına geçmeyi kabul edecekti. Fahri geleceği görebilen bir kâhin edasıyla kendinden emin gülümsese de, kızın ikinci tercihte bulunması için bildiği tüm duaları okuyordu. Öte taraftaki kuytu dünyaya girmeleri, en azından, kızı öpeceği anlamına geliyordu çünkü. Misina gerildikçe gerildi… Kız düşünceli düşünceli yutkundu. Az daha sabret… Gözlerini kaçırıyordu. Usulca oltayı çekmeye başla… Sonunda bakışlarını kaldırmaya cesaret etti. Avı ürkütmeden, yavaş yavaş… Ağzını açtı. Su yüzeyinde hafif bir dalgalanma… İşte balığın sırtı… Gel, dedi, istersen öbür tarafa geçelim. Fahri ses etmeden, kafasıyla bu makûl öneriyi onayladı. Öbür taraf! Geçelim ya! Havanın kararmasına daha vardı nasıl olsa. Elbette geçelim! Mutlaka geçelim! Hem zaten bugün için yapacak başka bir programı da yoktu. Allah’ım sana şükürler olsun!&lt;br /&gt;Hadi oğlum Fahri, bugün senin günün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dikenlitellere yanaştı, bu aralıktan geçmek pek kolay değildi, kıyafeti takılıp yırtılırsa mahvolurdu. Kalitesine yakışanı yapıp, ondan medet uman çaresiz damına öncelik tanıdı, centilmence çömelip bir elini toprağa dayayarak destek aldı, diğer eliyle de dikenlitelleri kaldırıp geçilebilecek kadar geniş bir boşluk yarattı. Tam da elini dayadığı yerde kırık bir şişe dibi bulunduğunu, keskin cam parçasının avucuyla bileği arasına saplandığını neden sonra fark etti – büyük acılar sinsi olur, varlıklarını birkaç saniye sonra hissettirir. Bu sefer de Fahri’nin önünde iki seçenek beliriyordu: ya yandım anam diye çığırıp debelenecek, hayatını adadığı, her gün üzerine yeni bir tuğla koyarak bugünlere getirdiği heybetli cezbkalesini yerle bir edecekti; ya da gözyaşlarını içine akıtıp soğukkanlılığını koruyacak, avına hiçbir şey sezdirmeyecekti. Derin derin nefes aldı. Tan vakti denize açılıp eve eli boş dönmeyi kendine yediremezdi. Her çileye göğüs geren inatçı balıkçılardan olduğunu kanıtlarcasına, hemen kararını verdi; dikenlitelleri tutan kızın da yardımıyla öteki tarafa geçti, gözü kara, tekrar yola koyuldu. Tekinsiz topraklara girdikleri için yavrusuna göz kulak olan, onu korallayan babaç kişi görevini üstlenmişçesine geriden yürüyordu bu kez; tahammül hudutlarını zorlayan bu acıya ne kadar katlanabileceğinden emin değildi. Önüsıra ilerleyen kız çiçek toplamaya eğilince arkasını ona dönüp dişlerini sıktı, yüzünü ekşitti ve etine saplı cam parçasını çıkardı. Haykırmamak için kendini zor tutuyor, gözpınarlarınıysa kontrol edemiyordu; boğazını tırmalayan çığlıklarını bir şekilde dışavurmak için, tattığı agoniden bihaber kızın söylediği şarkıya mırıldanarak eşlik etti. Düette saklı yakarışın ayırtına varacak kadar hassas bir kulağa sahip olmayan kızın neşesi iyice yerine gelmiş, kavalyesini -neyse ki- sağlam elinden tutup sıklaşan ağaçlara doğru sürüklemişti. Dayanabilirdi, dayanmalıydı. Üstat balıkçı fırtınalı havalarda dahi kovasını doldurmasını bilir. O da başaracaktı. Tazenin heyecanla kabarıp inen göğsüne bakılacak olursa az sonra öpüşecekleri kesindi; belli mi olur, belki daha ileri bile gidebilirlerdi… Izdıraba katlanmak bir mesele de, asıl, bileğinden ılık ılık akan kana bir çare bulması şarttı, vereceği en ufak bir falsoda kız durumu fark edip derhâl geri dönmeleri gerektiğini söyler, bir çuval incir berbat olurdu. Sızlayan bileğine mi yoksa kana bulanıp rezil olan gömlek ve cekedine mi yanacağına karar veremeden, yaralı elini cebine soktu. Hiç de fena fikir değildi; patlamaya hazır yanardağa dönmüş hanım arkadaşının aksine, eli cebinde, ne denli rahat olduğunu ilan ediyor, zar zor çaldığı ıslıkla da bu hâlini pekiştiriyordu. Yaman çocuktu vesselam! Uçan da kaçan da ondan kurtulamazdı. Gerçi bir hayli bitkin düşmüştü, fakat bu şekilde de idare edebilirdi, yeter ki kendine güvensin. Acı hafiflemiş, kolu karıncalanmaya başlamışken, kendi gibi sınır tanımayan kanının bacağından aşağı süzülmekle yetinmeyip, bir kat kumaşı daha aşarak pantolonunun cep kısmını kırmızıya boyadığını gördü. Gizlemesine imkân yoktu artık... Bu manzara karşısında yıkılmamak, pes etmemek elde değildi. Heyhat! Onca çaba, onca özveri… Oltadaki ufacık bir titreşim uğruna kızgın güneş altında, engin denizin göbeğinde birbaşına sabırla beklenen günler, geceler… Hepsi boşaymış… Yazık… Çok yazık… Ama o da ne? Kız, kimseciklerin olmadığı bu ıssız yerde anîden durmuş, Fahri’ye dönüp tatlı tatlı gülümsemeye başlamıştı.&lt;br /&gt;Yoksa’larla bezeli kırılgan bir Acaba…&lt;br /&gt;Hatta gülümsemiyor, basbaya gözlerinin içi gülüyordu.&lt;br /&gt;Galiba’larını kuşanmış yiğit bir Evet…&lt;br /&gt;Sıkılganlıkların en şirinini takınarak, Fahri’ye bir adım daha yaklaştı.&lt;br /&gt;Umudun, ne denli fersiz olsa da gözleri kamaştıran o yürek aydınlatıcı ışığı… Karanlık sularda kaybolan balıkçı adamın ümitlerinin tükeneceği anda, uzaklarda belirmiş kutlu deniz feneri…&lt;br /&gt;Karmakarışık duyguların girdabında savrulan tazecik tir tir titriyordu.  &lt;br /&gt;Fahri bir omzunu düşürüp yan döndü, önüne hafifçe eğdiği kafasını kıza çevirip kaşlarını kaldırarak John Wayne’den olma Humphrey Bogart’tan doğma bir bakış attı. İşte maç sayısı!&lt;br /&gt;Ellerini nereye koyacağını bilemeyen yaramaz bir çocuk gibi alesta, kavalyesinin bitirici hamlesini arzuluyordu.&lt;br /&gt;Fahri’nin yan dönmesindeki yegâne maksat, kanlı uzuvlarını saklama çabası, kalkık kaşlar dakikalardır çektiği çilenin ürünü, düşük omzun nedeniyse, aşırı kan kaybından ötürü vücudunun vermeye başladığı anormal tepkiler de olsa, şimdi bu sıkıcı ayrıntıların hiç mi hiç önemi yoktu.&lt;br /&gt;Kız, her hücresini zapt etmiş coşkuyla, Fahri’de atacak ne bet ne benzin kaldığını da, pantolonunun kirli sarıdan bordoya çaldığını da fark edemeden gözlerini yumdu; kendini avcısına teslim etti.&lt;br /&gt;Zafer! Dev bir kılıçbalığını alt eden genç balıkçının mutlak zaferi!&lt;br /&gt;Geriye sadece bu bal dudakları öpmek kalmıştı. Bir de şu başı dönüp durmasa…&lt;br /&gt;Ha gayret, olacak bu iş!&lt;br /&gt;Azgın dalgalara karşı gelerek alabora olmamak için korkunç bir savaş veriyordu. Bir de şu başı durup dönmese…&lt;br /&gt;Hadi be Fahri, bugün senin günün!&lt;br /&gt;Vücudun en güçlü uzvu gözkapakları. Canları isterse tüm bedene kafa tutup kapanıverirler; karşı gelmek imkânsız…&lt;br /&gt;Hadi oğlum Fahri!&lt;br /&gt;Dermansız vücuduna söz dinletmeye çalışıyordu. Kulaklarda bir uğuldama…&lt;br /&gt;Fahri, oğlum?&lt;br /&gt;Ağaçlar, güneş, çimler, bulutlar, toprak, gökyüzü…&lt;br /&gt;Fahrettin?&lt;br /&gt;Dön baba dönelim, hadi bize gidelim…&lt;br /&gt;Oğlum?&lt;br /&gt;Kuş sesleri…&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;(altkitap 2008'de yayınlanmıştır.)&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-8530750555763445345?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/8530750555763445345/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=8530750555763445345' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/8530750555763445345'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/8530750555763445345'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2009/02/fahrettin.html' title='FAHRETTİN'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-6975525578035663557</id><published>2008-04-25T12:21:00.003+03:00</published><updated>2008-04-25T12:30:27.888+03:00</updated><title type='text'>Kıymabana</title><content type='html'>Burada olmak istememişti, gerçi nerede olmak istediğini de bilmiyordu ya… Çevresini saran onca irikıyımın yanında çocuk gibi kalan, ufarak teferek, sıskaca, kuruca bir adamdı. Hem büyük şehirden binlerce kilometre uzakta görünen, hem de büyük şehrin tam göbeğinde bulunan bu geniş, yarı-çöplük arazide, bir başka deyişle, kentin en ünlü erkek pazarında dikilmiş, müşteri bekliyordu. Nasıl bazı kadınlar çaresiz kalıp kötü yola düşüyor, kötü kadın olup vücutlarını satıyorlarsa, erkekler de bedenlerini bu amele pazarında parayı bastıranın hizmetine sunuyorlardı; o da diğer ameleler gibi kötü yola düşmüş, kötü adam olmuştu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya gelmesi hiç kolay olmadı. Önce doğması gerekmişti mesela. Üstelik fakir mi fakir bir ailenin beşinci çocuğu olarak. Çalışmamayı prensip edinmiş, yan gelip yatmaktan yorgun düştüğünde ya annesini, ya kardeşlerini döven babası vardı. Belki ailenin en küçüğü olduğundan, belki de çocuğun yüzüne bakınca hep ismi aklına geldiğinden, ufak oğluna bir fiske bile atmamıştı. Hata... Elinin kaç kilo çektiğini iyi ezberlemiş diğer dört evladı, bu ağırlık hakkında bilgi edinmekten mahrum bırakılarak kayırıldığını düşündükleri kardeşlerine kin beslerlerdi; onu oyunlarına dâhil etmez, yedikleri dayakların hıncını ondan çıkarırlardı. Korkuyordu. Vücudu böyle ağır bir işin üstesinden gelebilir miydi ki? Gelemeyebilirdi. Çevresini saran onca irikıyımın yanında çocuk gibi kalıyordu. Geniş geniş omuzlar, bacağı kalınlığındaki kollar, sakallı makallı insanlar... Amelelikte de tutunamazsa sırada ne var, bilmiyordu; bu ihtimâli düşünmek bile istemiyordu. Kötü yola düşmüştü, daha fena ne olabilirdi ki? Etrafına bakındı. Kimi amele adayları yere çömelmiş sigara içiyordu. Üçlü, dörtlü gruplar. Buralar yazın bile çamurlu; batakhane diye boşuna demiyorlardı ya... Pişpirikte dünya üçüncülüğünü zorlayan baba, zengin evlere temizliğe giden anne, onu düşman bellemiş dört kardeş: üç bilinmezli bir denklem. Hâlbuki İmdat’ın matematiği hiç iyi değildi. İmdat… Neden bu ismi aldığını bir gün bile sorgulamamıştı nedense; İmdat ol demişlerdi, o da olmuştu. Oysa birçok varsayım ortaya atılabilirdi: Teni deterjan kokan anasının beşinci çocukla gelen feryadını dışavurma şekli olabilirdi örneğin; belki de nüfus memurunun karşısına çıkan tembel babası oğluna isim düşünürken olay mahallinde bir hırsızlık vakası vukû bulmuş, baba da “İmdat!” diye cırlayan şişman kadından kopya çekmişti. Her hâlükârda, böyle garip sayılabilecek bir isim almış, ama kafasını meşgûl eden, durmaksızın beynini gıdıklayan sayısız detay arasında imdat kelimesine bir türlü sıra gelmemişti. Hiçbir şey üzerine düşünecek öyle çok şeyi vardı ki... Üçlü dörtlü gruplar. Çekingen adımlarla yanlarına yanaştı. Mahâlledekilerden, inşaatta çalışmak istiyorsa burada beklemesi gerektiğini öğrenmiş, bir tersliğe mahal vermemek için sabahın köründe kalkıp gelmişti; ancak prosedürün tam olarak nasıl işlediği hakkında yeterince bilgisi yoktu. İşveren neredeydi mesela? Parayı kimden alacaklardı? İnşaat malzemeleri neredeydi? Evi bu araziye mi dikeceklerdi? Ev nasıl dikiliyordu? Soru işaretleri İmdat’ın üzerindeki baskıyı biraz daha arttırsa da, yanlarına yaklaştığı diğer amele adaylarına bir şey sormaya cesaret edemedi. Ne biçim bir dilde konuşuyordu bu insanlar? Ya İmdat’a oyun edip onu aralarına almamak, böylece hakkına düşen yevmiyeyi cebe indirmek için şifreli bir dil kullannıyor, adice planlar yapıyorlardı; ya da çalışmak için çok fakir bir ülkeden buraya gelmişlerdi. Hiç okumamıştı İmdat. İlkokula sadece bir yıl tahammül edebilmiş, defter, kalem, silgi, kalemin ucu, kalemtraşın çöpleri nereye atılacak, tahta, tebeşir, tebeşir tozlarını biriktirip yeni tebeşir yapmalı derken ikinci senesinde hem kendini, hem ona bir harf bile yazdırmayı başaramayan öğretmenini azat etmişti. Okumayı sökemeden sokaklara dönmüş, sabahtan akşama dek aylak aylak gezinmiş, kaldırım yanlarından yokuş aşağı akan yağmur sularını takip etmişti. Yabancı ülkeden her gelen yabancı mı sayılırdı? Alamanya vardı, sonra Amerika, Fransa... Oralarda başka dil konuşulduğunu biliyordu, fakat oralara nasıl gidileceği konusunda en ufak fikri yoktu. Buradan yabancı ülkeye giden, oradakiler için de yabancı mıydı? Peki oradan geri döndüğünde, buradakilere yabancı sayılır mıydı? Şu koca hayatında, bulunduğu şehrin dışına adımını atmamıştı İmdat. Aslına hayatı da pek koca sayılmazdı; topu topu yirmi küsur sene... Ama o, artık “koca” olmak istiyordu. Hem çevresindekiler gibi koskocaman, hem de evlenip, karısının kocası olmak. Yaşının gereği, bazı ihtiyaçlarını gidermesi şarttı, kötü kadınlara verecek parası da yoktu. Şöyle kendi mahâllesinden, sessiz, sakin, iyi huylu, ona aptal muamelesi yapmayacak bir kızla… Kendini kandırıyordu; yıllar önce gerçek aşkına ulaşamayacağını öğrenmiş olsa da, hâlâ ondan vazgeçemiyordu işte. Elini sağ cebine attı, katlanmış eski gazete kâğıdı yerinde mi diye şöyle bir yokladı. Gönüllü cehaletinden ötürü sadece bir kez pişmanlık duymuştu, sadece bir kez okumayı denemişti. İlkokulu terk edişinin sekizinci yıldönümünde, abisinin yatağının altında bulduğu gazetedeki o fotoğrafa takılmıştı gözü. Sayfanın dörtte birini kaplayan, siyah iççamaşırlı, etine dolgun kadın. Güzellik başını döndürmüş, dengesini bozmuştu. Ona dair her şeyi bilmek, onu tanımak, mümkünse kalem tutan bir arkadaşının yardımıyla ona mektup yollamak, mümkün değilse adresini öğrenip kapısına dayanmak... Bir şeyler yapmalıydı. Ancak fotoğrafın altında ne yazdığını delice merak etse de, alay konusu olacağını bildiğinden, kimselere soramıyordu. Aradan günler geçmiş, İmdat her nefes alıp verişinde fotoğraftaki kadına biraz daha âşık olmuştu. Böyle pozlar verdiğine göre kötü bir kadındı, fakat bunu dahi umursamıyordu; gerekirse ailesine kafa tutar, babasından kalacak borç mirasını reddeder, yine de o melekle evlenirdi.  Genelde boş kalan sofralarına rağmen yemeden içmeden kesilmeyı başarmıştı; yalnız kaldığı her an, cebinden sevgilisinin resmini çıkarıp saatlerce onu izliyordu. Amele adayları arasında geçen konuşmaların şifresini çözemese de, elinde olmadan, üç kişilik bir gruba biraz fazla yaklaştı. Adamlar İmdat’ı yanlarında görünce susup ona baktılar; heyecana kapıldı. Bir grup oluşturmak için kaç kişi lazımdı? İki? Üç? Nutku tutulmuştu. Kurnazca hazırladıkları planın farkında olduğunu, onu kandırıp yevmiyesini alamayacaklarını yüzlerine haykırması mümkün değildi; fakat bu sessizliği bozması, bir şey söylemesi de gerekiyordu. Yaşlıca olanın saçları beyaz, kaşları kapkaraydı; ötekisinin gözleri maviydi ama pek saçı yoktu; berikinin kıyafetlerindeki beyaz boya lekelerine bakılırsa, o bu işte epey tecrübeliydi, ağzında da sigara. Sigara! Can havliyle bir tane istedi. Sigara içmiyordu oysa; yıllar önce birkaç kez denemiş, boğazını kaplayan acı tadı da, ciğerlerini dolduran yoğun dumanı da sevememişti. Kafasını eğerek teşekkür edip yanlarından ayrılayazsa da, sigarayı uzatan işgüzar adam hemen çakmağını da çıkardığı için durmak zorunda kaldı. Böyle plastik çakmaklar, içinde çok az gaz kalmışken diklemesine yere fırlatılıp dibi yere vurdurulunca patlardı. Sonunda o amansız bekleyiş canına tak etmiş, kalem tutan arkadaşı bulup fotoğrafın altındaki metni okutmuştu - okutmaz olaydı: İççamaşırlı kadının kocası ölmüşmüş, yas tutuyormuş, bu yüzden karalara bürünmüş. Zavallı dul kadınmış. Acısı öyle büyükmüş ki, bundan sonra kimseyle beraber olamayacakmış. Duyduklarıyla yıkılan İmdat'a, uğruna her türlü cefaya göğüs germeyi göze aldığı melek kadının onu asla sevemeyeceği söyleniyordu. Üstelik aşkına kötü kadın muamelesi yapmış, bu saf, bu kusursuz varlığa çamur atmıştı. Utanıyordu; aşkını kalbine gömmekten, düşüncelerini başka bir odakta yoğunlaştırıp aşkını unutmaktan mecburen sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi, avuçlarıyla ateşi koruyarak sigarasını yaktı. Sanki saman yiyordu... Yine de rolünü layığıyla oynayıp hiç bozuntuya vermeden kafasını eğerek tekrar müteşekkir olduğunu belirtti, amele adaylarına arkasını dönüp ağır ağır uzaklaştı. Yazın altı delik ayakkabı giyme lüksü herkese nasip olmazdı. Serin serin... Ama burası bu mevsimde bile çamurluydu. Vıcık vıcık... Belki yeni denemesinde hoşuna gidebileceğini umarak derin bir nefes çekti; sigara aynı sigaraydı. Yüzünü ekşitse de, ağzındakini yere atamıyordu, ikram edene ayıptı. Adam bu saygısız davranışı görüp bozulursa, gizli planlarını daha da zalimleştirebilirlerdi. Az ötede bir moloz yığını vardı neyse ki; arkasına geçip sigaradan kurtulabilecekti. Dumandan gözleri yaşarmaya başladığı için adımlarını hızlandırdı, kısa sürede moloz tepeciğini adamlarla arasına almayı başardı; görüş alanlarının dışındaydı artık. İğrenerek ağzındakini çıkarttı, fırlatıp attı. Yarı-çöplük arazinin temiz havasıyla doldurdu ciğerlerini. Kısacası, bir işe girmekten başka çaresi kalmamıştı. İşin kötüsü, işin iyisi kötüsü olmaz diye düşünse de çıraklık yaşını çoktan geçmişti, kimse koca adamı çırak diye yanına almak istemiyordu; yedi ilâ on yaşlarındaki çıraklar çok modaydı o yıllarda. Gene de birkaç yere girmeyi başarmıştı. Testereler, menteşeler, suntalar, vidalar, eğeler, çiviler, çekiçlerle ömrünün en ağır detay bombardımanına tutulduğu yirmi iki günlük marangozluk kariyeri, yaşamının en kayda değer, en yorucu, en yoğun evresi sayılabilirdi. Berberlik macerasıysa sadece yedi gün sürmüştü. Tam berber aletlerinin hükmünden kurtulup aklını başına devşireyazmışken, berber olacak herif kulak arkasıyla ensedeki ufak tüyleri almak için bir kibrit çakmış, bu inanılmaz tanıklık İmdat’ı allak bullak etmişti. Sonuçta her iki deneyimi de azıcık parayla çokça tokat kazandırmıştı ona. Zaten çalışmayı sevmiyordu; canı sıkılıyordu iş başındayken. Kiremit parçaları, boy boy taşlar, plastik kova... Onu amelelerden kurtaran moloz yığını dikkatini çekti. Paslanmış yamuk yumuk bir bisiklet, tekerlekleri kayıp, ucu eksik bir sopa, zamanında kürek ya da kazmaymış. Her şey yer çekimi etkisi gösteriyordu İmdat için. Dünya üzerinde o kadar çok, o kadar farklı çekim gücü vardı ki, birinden kurtulamadan ötekisinin etki alanına giriyordu. Bir bakıma, gördüğü her şey ona eşit çekim kuvveti uyguladığından, kuvvet sıfırlanıyor, İmdat havada asılı kalıyordu. Ömrü boyunca onu kendine en çok çeken, gazetedeki siyah iççamaşırlı dul kadın olmuştu, ama o bile İmdat’ı yere indirmekte yetersiz kalmıştı. Zaten inmek için de özel bir çaba ya da arzusu yoktu. Moloz yığınının çekim alanında, tahta parçalarına, demir çubuklara doğru sürüklenirken güzel bir sandalye cesedi ilişti eline. Marangozluk ihtisası, bu cesedin güzel bir sandalyeye ait olduğu teşhisini koymasını sağlıyordu. Bir bacağı kırık olmas Ne?! Canı yandı. Annesi sıkı can iyidir, kolay gevşemez, derdi. Çalışmaktan çok çabuk sıkıldığına inanıyordu; tabiî bir de, ailesiyle ustalarından defalarca işittiği üzere, beceriksizliğinin, şapşallığının kurbanı olduğuna. Asıl sorunuysa dikkat dağınıklığıydı; odaklanmakta güçlük çekiyordu. Deli doktorlarının ileri seviyede konsantrasyon eksikliği teşhisi koyması muhtemel bir vaka olmasına rağmen o, konserveden ötesini bilmiyordu. Yeni bir eyleme giriştiğinde, aklı hemen bambaşka bir konuya takılır, detaylarda kaybolup giderdi. Aslında şu sandalyenin de bir bacağı kırık olmasay Ah! Tahta üzerindeki ufarak teferek bir kıymık, sol el işaret parmağının tam ucuna batmıştı. Sandalyeyi hışımla köşeye fırlattı. Minicik şey canını nasıl da yakıyordu... Yine de kolay pes etmedi; pazarda limon satmaktan hamallığa, eskicilikten dilenciliğe uzanan zengin meslek yelpazesiyle dikkat çekici bir kariyer sahibi oldu; hiçbirinde tutunamayınca da hırsızlık yapmaya karar verdi. Hırsız İmdat... İsmiyle tezat yaratan bu yeni zanaatını icra ederken, kendi adını olabildiğince az duymak için uğraşması gerekiyordu. O zamanlar hırsızın, uğursuzun kol gezmediği şehirlerinin bu eksikliğini gidermeye ant içmiş bir gençlik koluna katıldı, henüz pek bilinmeyen kapkaç alanında uzmanlaşmaya karar verdi. Doğru bir tercihti bu; ahlâken değil de, pratikte doğruydu. İmdat gibi sarsak biri gizlice evlere sızıp kimsenin ruhu duymadan hırsızlık yapamazdı; dizini bir sehpaya çarpar, elindeki televizyonu yere düşürür ya da üçüncü kata pencereden girmeye kalkıp kafayı gözü yarar, ama illâ ki sakarlığını sergileyecek bir yol bulurdu; oysa sıska bedeni kapkaça uygun sayılırdı, fena da koşmazdı hani. Tek yapacağı, yolda yürüyen yaşlı bir kadının çantasını kapıp kaçmaktı; bu basit işte tutunamaması için hiçbir neden yok gibi görünüyordu. Kıymık onu gafil avlamıştı. Parmağına batan şu minicik şey canını nasıl da yaklaşan bir gürültü vardı. Kıymığına şaşırmaya fırsat bulamadan, artan gürültünün kaynağını öğrenmek amacıyla saklandığı yerden fırladı. Amele adayları ayaklanmıştı, garip bir endişe sarmıştı hepsini. Herkes telaşlıyken telaşsız kalmak onu korkuttu; aynı duygudan yoksun olduğu için ne yapacağını bilemiyordu, diğerlerini taklit edip kafasını onların baktığı yöne doğru çevirince ilerideki kamyonu fark etti. Arkasına taktığı koyu toz dumanıyla, gittikçe hızlanarak geliyordu. Acaba rakip bir işçi grubu muydu bu? Ya da düşman bir müteahhit? Dev gibi kamyonuyla onları ezip bu araziye gömecek, sonra da üzerilerine kendi evlerini dikecekti. İmdat yine amansız soru işaretleriyle cebelleşmekteyken, kamyon yanlarına kadar sokulup U dönüşü yapmış, kıç tarafını itişip kakışmaya başlayan kalabalığa çevirip durmuştu bile. Hırsızlık macerasındaki ilk girişiminde gözüne kestirip çantasını çalmaya niyetlendiği yaşlı kadının, gülle atma dalında ülkesini uluslararası platformda temsil etmiş ilk kadın sporcu olduğunu ya da en yakın karakolun otuz metrelik mesafede bulunduğunu tahayyül edememişti. Polis beyler, İmdat’ın çocukluğunu iyi etüt etmiş olacak, o yıllardan kalan dayak açığını kapamak için takdire şayan bir efor sarf etmiş, sonra da onu mahpushaneye yollamışlardı. Okuma-yazma bilmeyen insanlar için bir dönüşe U adının verilmiş olması gaddarcaydı. Kıçı dönük kamyonun yük kasasında bir adam belirdi, kasalar, marangozhanede yaptıkları kasalar geldi aklına, pazardaki limon kasaları, hırsızlık kariyeri devam edebilse açacağı kasalar... Tepedeki adam ağzındaki sigarayı çıkarmadan konuşuyor, bağırarak mırıldanmayı başardığı için söyledikleri duyulsa da tam kavranamıyordu. Amele seçmeye geldiklerini anladı, hemen öne atıldı; onu da seçmesi için kendini göstermeye çalışsa da kalabalığı yarıp en öne ulaşması mümkün değildi. Omuzlardan, sırtlardan aşılmaz bir duvar örülmüştü. Kamyon yirmiye yakın ameleyle tıka basa dolunca, sigaralı adam tamam diye bağırdı; yeterli sayıda kötü adam almışlardı. Kamyon kasasının kapağı kapandığında polis beyler bilmiyorlardı ki hapis İmdat için ceza değil, bir ödüldü; ondan, hiçbir şey yapmayıp öylece beklemesini istemişlerdi – İmdat’ın seve seve yerine getireceği bir görev. Ancak güzel günler asla uzun sürmezdi; daha birinci ayını yeni doldurmuş, odaklanabileceği sınırlı mekânın tadını çıkarmaya yeni başlamışken, cezanı çektin, artık serbestsin, demişlerdi. Felek... Karmakarışık hayata tekrar atılması, sonsuz detayla dolu şehre dönmesi gerekiyordu. Üstüne üstlük, hiç istemese de, kötü yola düşüp amele pazarına gitmekten başka seçeneği kalmamıştı. Geldiği hızla araziden uzaklaşırken peşine taktığı toz bulutu ilkine oranla biraz sönük kalmış kamyonu izleyen İmdat’ın kafası karıştı. Başka kamyon gelecek miydi? Az önceki şansı kaçıran, ama beklemeye devam eden diğer amele adaylarına bakılırsa, yeni fırsatlar da çıkacaktı karşılarına. Yeni kamyon için tetikte olmalıydı, bir dahaki seçici kurula kendini beğendirip işe aldırmak lâzımdı. Göğüs şişkin, boyun dik, omuzlar geniş. Özveri sahibi, tuttuğunu koparan bir amele. Bu sefer kamyon kasasındaki yeri çantada keklikti, bir yıllık ilkokul tecrübesi haricinde hiç çanta kullanmamıştı. Sol işaret parmağındaki kıymık... Niçin gelmişti? Neden gitmiyordu? Öyle güzelim sandalyeyi bırakıp da İmdat’ın parmağına batması gerçekten de olacak şey değildi. Milyonlarca türdeşiyle içiçe yaşamak varken yalnızlığı seçmesi, tanımadığı bir dünyaya yerleşmesi... Kıymığı çıkarmak için didinse de, başparmağıyla orta parmağının yardımı yetersiz kalıyor, öteki elini de bu kurtarma operasyonuna dâhil etmesi gerekiyordu. Gerçi kıymığın da parmağından çıkmaya hiç niyeti yok gibiydi ya... Kim bilir, belki kimsenin sevmediği, hiçbir yerde barınmasına izin verilmemiş, evsiz barksız bir kıymıktı bu. Büyük umutlarla saplandığı ahşap sandalye dahi onu istemeyince, şansını bir de İmdat’ta denemeye karar vermişitiyordu yükselen motor sesini; yeni bir kamyon gelmişti! Bu sefer ne yapması gerektiğini biliyor olmanın özgüveniyle, yaklaşan kamyonu aradı, buldu - içini doldurup, çoktan inşaat alanının yolunu tutmuş hâlde... Hatta aralarında açılan mesafenin uzunluğuyla, kamyonun tıngır mıngırlığı da hesaba katılırsa, işçi alımlarının epey önce yapıldığı kolayca anlaşılabilirdi. Dalmıştı yine... Ama suç onda değil, şu kahrolası kıymıktaydı! Dikkatini dağıtmak, onu oyalayıp, yaklaşan kamyonları fark etmemesini sağlamak uğruna elinden geleni ardına koymuyordu. Kötü adam olup amelelik yapmasını, azıcık para kazanmasını önlemek için parmağına dadanmıştı; İmdat bu tuzağa düşemezdi. Hem ne yılışık, ne yapışkan bir şeydi bu böyle?!  İzin mizin almadan parmak ucuna konaklayıvermişti. Şimdi, istenmediğini anladığı hâlde kılını bile kıpırdatmadan, saplandığı deride keyif sürüyordu. Hiç mi utanması arlanması yoktu? Tamam, şansını denemişti bir kere, ama olmuyordu işte, parmak sahibi onu orada istemiyordu; uzatmanın mânâsı yoktu, ayıp denen bir şey vardı.   Ayıp denen birkaç şey vardı; elâlemin rızkına göz dikip hırsızlık yapmak vardı, yaslı dul kadınların sililiğine çamur sıçratmak vardı. Peki bir tür yanlış anlama söz konusu olamaz mı ki, diye düşündü. Aslında ne kıymık, ne sandalye birbirlerinden ayrılmayı arzulamışlardı. Kıymığın dalgın bir ânına denk gelmiş, İmdat’ın eli sandalyeye değince boş bulunup biricik sandalyesinden koparak yabancı olduğu bir işaret parmağın ucuna batıvermişti. Bu beklenmedik ayrılıkla şok geçiren sandalye ne durumdaydı kim bilirii. İmdat’ın yüzü güldü. Hasrete son verip âşıkları tekrar birleştirmek ona düşüyordu anlaşılan. Moloz yığınının yanına gidip yine eski sandalyeye dokunacak, elindeki kıymık sevdiğine kavuşup vuslata erecek, ikilinin buhranları son bulacaktı. Böylesi yüce bir görevi üstlenmekten ne kadar gurur duysa azdı. Kıymığı çıkarmakla uğraşmayı kesti, zaten faydasızdı; o, bir tek aşkı için terk ederdi derisini. Emin adımlarla molozlara yürüdü, sevenleri kavuşturmak boynunun borcuydu. Yığına vardı, yığın vardı, sonra sandalye, kıymık, orman, ağaçlar, odun, kereste, ahşap, testere, marangoz atölyesi, mobilya, zanaat… Hepsinden bir anda kopmuş, yeni çekim kuvvetinin yörüngesine oturmuştu. O ne şirin martıydı öyle! Koskoca şehirde tutmuş, İmdat’ın tam dibine konmuştu. Arazideki çöplüklerde yemek bulmaya gelmiş olmalıydı. Deniz kıyılarında özgürce süzülmek, yüzüne çarpan, tüylerini dalgalandıran rüzgâra karşı uçmak varken neden bu pis yerdeydi? Balık avlamasını beceremiyor muydu? Kıyıdaki ya da teknelerdeki insanlara şirinlik yapıp yiyecek de mi bulamıyordu yani? Martıyla göz göze geldi; evet, sezebiliyordu, aynı kaderi paylaşıyorlardı, ne bir baltaya sap olabilmiş, ne de dilencilik, hırsızlık gibi kolay yollarla karnını doyurabilmiş İmdat’la bu martı arasında bir ruh ikizliği mevcut olmalıydı. O da İmdat gibi kötü yola düşmüş, kötü martı olup çöplüklere konmuştu. Aynı yolun yolcusuydular; birbirlerine bakıyor, birbirlerinin gözleri içinde kendilerini görüyorlardı; sonsuzlukta yolları kesişen iki paralel doğru gibi, karşı karşıya konulmuş, ebediyen birbirlerini yansıtan iki ayna misali. İmdat martısını sevmek, öpüp koklamak istedi; kendini daha yakın hissedebileceği bir canlı var mıydı şu koca dünyada? Koca... Elini tekrar cebine atıp içerideki buruşuk gazete kâğıdını şöyle bir yokladı, kara iççamaşırlı dul kadın bu defa gerçekten de canını yakmıştı; bu işte, parmak ucundaki kıymığın da parmağı vardı tabiî. Kıymık... Kıyıdaki martıları yakalayıp gizlice kıyma yapan kasap. Kar beyazı martısını okşamak için ona doğru eğilince, hayvan ürküp kanatlarını çırparak geriye kaçtı. Bu hareket biraz sinirine dokunmuştu. Ne biçim bir yaratıktı bu? Hayvan dediğinin sezgileri kuvvetli olmaz mıydı? İmdat’tan bir zarar gelmeyeceğini sezemiyor muydu ki? Üstelik, sanki onu daha da rahatsız etmek istermiş gibi, tiz, iç gıcıklayıcı bir çığlık da atmıştı. Hayır, artık martıdan hoşlanmıyordu, defolup gitsindi. Ona doğru hızlı bir adım atıp ayağını sertçe yere vurdu; kuş hiç oralı olmamıştı. Tekrar vurdu; martı istifini bozmadan, inadına İmdat’a yaklaştı. Nasıl da gülüyordu gagasının kenarından! Niyeti alay etmekti. Hangi akla hizmet, kendini bu martıyla özdeşleştirmişti ki? Bir üstündeki yıllanmış paçavralarına baktı, bir de martının bembeyaz, tertemiz tüylerine. Böyle bir çöplük için fazla güzel, fazla parıltılıydı. Buraya caka satmaya gelmişti anlaşılan; İmdat gibi kötü yola düşüp üstüne başına pislik bulaştırmadığını, bir uğrayıp hemen gideceğini göstermek için. Nasıl da kasım kasım kasılıyor, nasıl da böbür böbür böbürleniyordu?! Anî bir hamleyle, birkaç metre ötesindeki bu kibirli kuşun üzerine atılmayı, bedenin sıkıca kavrayıp boynunu zevkle kırmayı arzuladı. Hâlâ karşısında dikilen martıysa tüylerini kabartıp hava atmakla meşgûldü. Kuşun açığını kollamalı, kaçmasına izin vermemeliydi. Önce hayvan yakalanıp tüyleri tek tek yolunur, ardından da boynundaki omurların kırılırken çıkardağı hoş sedaya kulak verilir. Şimdi tam zamanıydı işte! Hamle yapmak için vücudunu hafifçe kamburlaştırdığı sırada öteden bağıran amele adaylarının dilinden anlaması, yeni kamyonun arazilerine yaklaşırken çıkardığı gürültüden korkup İmdat’la alay edercesine son bir çığlık atarak havalanan kuşa bakakalması, hem avını elinden kaçırdığına üzülüp hem de kamyona seyirtecek vakti aynı anda kendine yaratamak zorunda kalması İmdat'ı yordu. Toparlanmaya çabalayıp moloz tepeciğini aştığındaysa kamyonun az önce gelmiş olduğunu fark etti. Yetişmesi mümkündü. Umut dolu bir heyecanla, son sürat koştu, kamyonun kasasının dolmasına ramak kalmışken yanlarına vardı. Bu araçla gelen seçici jüri üyesine haykırdı nefes nefese: Onu da almaları gerekiyordu, çünkü ne iş olsa yapardı abi. Adam, jüri heyeti başkanlığı gibi mühim bir görevin verdiği ağırlıkla, İmdat’ı şöyle bir süzdü, sonra “kusura bakma” emir kipi eşliğinde kapağı kapattı. Emir kiplerine alışıktı İmdat. Üstelik “kusura bakma” oldukça iyi huylu bir emre benziyordu; şu pek de koca olmayan ömründe, ona lâyık bulunan sayısız emir kipi karşısında kip kalmayı bilmişti. Ana babası, abi ablaları, ustaları, kısa süreli patronları, mahâlledekiler… İmdat’a emir vermekten çekinmiyordu hiç kimse. Şimdi, madem öyle isteniyordu, kusura da bakmayıverirdi. Hem zaten, şu an bakması gereken daha önemli bir şey vardı. Gözbebeklerini, sol işaret parmağının ucuna çevirdi. Artık derideki kaşınma safhası çoktan aşılmış, basbaya canı acımaya başlamıştı. Kıymığı, öteki elinin tırnakları arasına sıkıştırmayı bir becerse, tereyağıyla kıldan bahsetmek mümkün olacaktı; fakat öyle ufak, öyle ince bir tahta parçasıydı ki, gözlere görünmekte bile kararsızdı. Hangi akla hizmet gidip de tutmuştu ki sandalyeyi?.. Ustası zamanında sandalyelerden çok bahsetmişti ona; herşeyin tekerleklisi makbuldü, bir tek sandalyenin tekerleklisinden korkmalıydı; ayrıca zengin ülkelerde bizdeki gibi urgan kullanılmaz, köylerinde de sandalyelerinde de elektrik bulunurdu. Çaresizce etrafına bakındı. Ne yapacağını, bedenine yerleşen bu asalaktan nasıl kurtulacağını bilmiyordu. Yardım mı isteseydi acaba? Bir hayırsever, kıymığın ucundan sıkıca tutsa, “üç” diyince ikisi de son bir gayretle asılıp kıymığı yerinden çıkaramazlar mıydı? Kendi gibi arazide kalan, umudu tükenmeye başlamış bir avuç insanı inceledi; hepsi somurtuyordu, bunlar amele bile değildi, olsa olsa amele artıklarıydılar. İstenmeyen, beğenilmeyenlerdi. Akşam pazarında tezgâhlar toplanırken, geride bırakılmış sebze-meyveleri andırıyorlardı. Yerdeki ezilmiş domatese basıp kaymasa, dengesini yitirip düşerek elindeki bir kasa limonu etrafa saçmasaydı... Artıkların suratlarındaki yılgınlık, İmdat’ın da şevkini kırdı.  Değil İmdat’a, kendilerine bile hayrı dokunmazdı bu sefil adamların! Onlar gibi olmak istemiyordu, olmayacaktı. Diğerlerinden ayırılmasını sağlayan, onu farklı kılan kıymığı vardı en azından. Narin, biricik kıymığı neden çıkmıyordu hâlâ? Ne inatçı tahtaydı. Tahta bile değildi, çöptü, değersiz bir fazlalıktı; ağaçların, ahşap ürünlerinin yüz karasıydı! Ömrü boyunca imza atabileceği en büyük başarı, kendi gibi zavallılarla bir araya gelip talaş olmaktı. Bu zorakî birliktelikten fazlasıyla sıkılmaya başlamıştı İmdat. Keşke o topal sandalyeye hiç dokunmasaydı... Elinden bir şey gelmeyenlerin son sığınağı keşke’ye dahi başvurduğuna göre, epey güç durumdaydı; dış müdahale olmaksızın bir çıkış bulması mümkün görünmüyordu. Çevresindeki bıkkın amele adaylarından ne farkı kalmıştı ki? Pazarcılar, iş bitip tezgâh toplanınca onlar gibi artıkları atlarına yedirirlerdi. Buraya kadar düşeceğini tahmin etmemişti; her seferinde, yeni bir fırsatın karşısına çıkacağına, ne yapıp edip, bir çıkış yolu bulacağına inanmıştı. Oysa şimdi yenik hissediyordu, kötü adamlığı bile kotaramamıştı. Yeni bir kamyonun geldiği de yoktu… Vardı. Yoktu yoktu... Yoksa var mıydı? Uzaklardan, gürültü yakıştırmasını hak etmeyecek kadar cılız bir ses duyuluyordu. Kurtuluşu olabilir miydi bu? Buzları çözülüp tekrar canlanan diğer amele adayları, kulaklarının İmdat’ı yanıltmadığını doğruluyorlardı. Henüz kimse ağzını açmamıştı; yanılıp da hayâl kırıklığına uğramaktan çekiniyordu herkes. Bu bezginliğin üstüne bir düş kırıklığı daha eklenirse, altından kalkılamayacak bir yüke dönüşebilirdi. Derken, ufukta kamyon göründü. Artık yavaş yavaş yükselmeye başlamış güneş, ilerideki kamyonun camına vuruyor, yaklaşan araç, üzerilerine gelen bir göktaşı misali parlıyordu. Maharetli bir elden çıkan taşlar deniz yüzeyinde en az beş-altı defa sekebilirdi, göktaşları gökte kaç kez sekiyordu? İmdat’ın kalbi hızla atmaya başladı, bu son şansıydı, akşam pazarına son bir müşteri daha uğramıştı, atlar aç kalabilirdi, kurtuluş bileti ayağının dibine kadar geliyordu. O kamyona kesinlikle binecek, yük kasasında oturacaktı. Yüksekte oturan bir adam canlandı gözleri önünde... Kimdi bu?.. O kadar tepede ne işi vardı?.. Önü kırmızı kamyon, tıpkı ilki gibi U dönüşü yapıp kıç tarafını onlara döndü, sert bir frenle durdu. Kasadan kafasını uzatıp aşağıdakilere bakan bıyıklı adamın morali bozuğa benziyordu; amele seçmek için bu saate kalırsa, böyle artıklara talim edeceğinin bilincindeydi, uyuyakalıp gecikmelerine neden olan şoföre kızgınlığı dinmemişti hâlâ. Yanına çıkabilmek için kendini paralayan bir avuç adama baktı sinirle; inşaatları çok ağır ilerlediğinden, birkaç amele daha alması icap etmişti. Yerdekilerin yaş ortalamasının yüksekliğinden dem vurup, yalnızca altı genci kamyon kasasına bindirdi; İmdat’la kıymığı da boş buldukları yere hemen çömdüler, sert bir kamyon kasasının bu denli rahat olabileceğini hiç tahmin etmemişlerdi. Saatlerce ayakta dikildiği için yorgun olsa da sevinci bedenine söz geçirmeyi başarıyordu; sonunda felek onun da yüzüne gülmüş, amele adaylığından ameleliğe terfi etmişti. Parmağındaki acıyı bile çoktan unutmuş, zihnini dizlerindeki tatlı sızıya yoğunlaştırmıştı. Elleriyle, hemen yanında oturduğu kasa kapağına sıkıca tutundu; kasa kapağı açmak öyle her hırsızın harcı değildi, daha öğrenmesi gereken çok şey vardı. Kamyonun üzerinden geçtiği her tümsek, arkadakilere ufak çaplı depremler şeklinde yansıyor, İmdat sarsıntıyla bacaklarını kastıkça, dizlerindeki sızı da tatlılığını yitirerek çirkinleşiyordu. Tıpkı başlangıçta hafif hafif kaşınan, şimdiyse canını bir hayli yakan kıymık gibi. Kıymık. Ayrılıkları uzun bile sürmüştü, tekrar gözlerini ona dikti. Tahta parçacığının çevresindeki pembeleşmiş deri mora çalmaya başlıyorken, daha ilk çantasını bile çalamamışken, çanta sahibi yaşlı kadından dayak yerken, iççamaşırlı dul kadını düşleyip yemek yemezken, giyecek iççamaşırı kalmadığı için kötü yola düşerek amele olurken, rampalarla, çukurlarla dolu bu kötü yolda son sürat ilerleyen kamyondan düşmemeye çalışıyordu. Kıymığın asıl amacı, saplandığı yerde dingin bir yaşam sürdürmek miydi, yoksa daha da ileri gidip vücudun içine girmek mi? Acaba deriyi zorlayıp, diplere sokulmaya çalıştığı için miydi bu ağrı, bu morartılar? Ya başarsaydı? Ya sadece bir ucu değil de tamamı tenini delip geçseydi? Bir kere deriyi aşan, önüne çıkan kas dokularını da hayli hayli aşardı. İrice bir damarla karşılaşacaktı sonra; damar, kıymık için çocuk oyuncağıydı, onun çeperini de delip rahatça içine girmesini bilirdi, bir kere damara girdi mi de, bedende istediği her noktaya kolayca ulaşabilirdi; önce kirli kanı kendine çeken kalpte alırdı soluğu, odacıklar, kapakçıklar arasında yolunu kaybetse de çıkışı kısa sürede bulur, pompalanan temiz kana kendini bırakıp yüksek debinin yardımıyla hemen beyne ulaşırdı. Devamı malûm. Beyne varan kıymık saat gibi tıkır tıkır işlettiği şeytanî suikastının son hamlesini de gerçekleştirir, beynin en hayatî noktalarından birine saplanıverirdi. Hayat bilgisi dersinin vücudumuzu tanıyalım ünitesine gelemeden okulu bırakmış biri olarak, tüm bunları nasıl bildiğine kendi bile şaştı. Doktor... On beş yaşlarına gitti aklı, gel-gitlere gebe bir zihin coğrafyasına sahipti. Sağlık ocağında hademelik yapıyordu; yerleri paspaslar, tuvaleti temizlerdi. Genç bir doktor vardı, iyi adamdı, İmdat’ın meraklı bakışlarına yenilir, o an karşı karşıya bulunduğu vakaya dair basit bilgiler verirdi ona. Sümük, hapşuruk, nezle, bir de ateşle hâlsizlik eklendi mi grip, kusmadan kusmaya fark var, mantar, bayat tavuk ya da eski süt, burası ağrıyor mu; burası, peki böyle yapınca... Bir keresinde yanına çağırıp nasıl dikiş atılacağını dahi göstermişti! Biraz da yerleri silip süpürme konusuna odaklanabilseydi keşke; o zaman ne kaytarıyor derlerdi, ne de dalgınlık edip arap sabunu sandığı serum poşetini yırtar, ortalığı batırırdı. Yediği bu son naneden sonra onu kollayan genç doktor bile sesini çıkaramamıştı. Hepsini dün gibi hatırlıyordu, hafızası ne de güçlüydü... Ama yükseklerde, sandalyede oturan o adamı nereden anımsadığını bir türlü çıkartamıyordu, kamyon durdu, yol boyunca siniri yatışmamış bıyıklı adam kasanın kapağını açtı; genç ameleler, sınıfça geziye giden ilkokul öğrencilerine has bir coşkuyla yere atladılar. İmdat başını göğe kaldırıp yutkundu; koskoca bir binaydı karşısındaki, daha doğrusu koskoca bir binanın iskeletiydi, sekiz-dokuz katı sayabiliyordu, belli ki onuncuyu da çıkacaklardı. Böylesi bir devin İmdat’ın yardımına muhtaç oluşu hoşuna gitti; gururu okşanmıştı, martıyı okşayamamıştı, elbette elinden geldiğince yardım eder, bu büyük binanın tamamlanması için çabalardı, yeter ki birileri ne yapması gerektiğini söylesindi. Bıyıklının peşine takılıp binanın dibine doğru yürüyen diğer ameleleri izledi, görev tayini orada yapılıyordu. Kendine güveni geri gelmişti. Derin derin nefes alıyor, az sonra girişeceği zor işe bedenini hazırlamaya çalışıyordu. Hamallık yaptığı o yorucu günlerin akşamında, ağrımayan kemiği kalmaz, parmağını oynatacak mecali bulunmazdı. Parmak… Dikkatini topladı. Zaman, odaklanma zamanıydı! Kıymığını unutup vazifesini belleyecekti. Eline bir kürek tutuşturup ileride çalışan başka bir ameleyi işaret ettiler, onun yanına gidip o ne yapıyorsa aynısını yapacaktı. Küreğin sapını kavrayınca sol el işaret parmağı acıdı, kıymığın çevresindeki deri şişmeye başlamıştı artık. Umursamadı. Bu defa yoluna çıkan yeni çekim kuvvetlerinden kaçınmaya kararlı adımlarla, o anki çekim merkezinde bulunan işçinin yanına vardı. Selâmlaştılar. Adam yapması gerekeni gösterdi, basit bir işti, İmdat memnundu; önlerine yığılmış taşlı kumları beride duran eleğe atacak, böylece eleğin öteki tarafına sadece inşaatta kullanacakları ince kum dökülecek, gereksiz taşlarsa elekte kalacaktı. Yüksek bina iskeletinin gölgesi üzerilerine düştüğü için güneşten fayfalanamıyor, sırtı üşüyordu, yüksekteki bir adamı izlemişti, nerede izlemişti, iş ortağının ha gayret’iyle ayalarına tükürdü, küreği sıkıca tutup kuma daldırdı, çalışmak ısınmak için ideal çözümdü. İlk denemelerinde küreğine çok fazla kum dolduramasa da endişeye kapılmıyordu, keskin gözlem yeteneği sayesinde püf noktalarını hemen kapardı. Küreği kuma saplamak için ayakla bastırmalı, ufarak teferek taşlar elekte kalsın, elek belek elden çıkan sarısı, sarı koyun derisi, indim çıktım külhana, ben de sizinle oynayayım mı abla? külhanda bir ayı var, ayı beni korkuttu, kulacımı sarkıttı, hayır oynayamazsın... Bezdirici bir görevdi bir bakıma; ancak ikinci bakımda, kendini tuğla taşıyan diğer amelelerle kıyaslayınca, hâline şükretmesi gerektiğini anlıyordu. Fena mı olmuştu yani? Ne de güzel çalışıyordu, alın teriyle parasını kazanacaktı; üstelik hava mevsim normallerinde seyrediyor olsaydı, şimdikinden daha fazla alın teri dökecek, ama yine aynı yevmiyeyi alacaktı. Meseleye bu açıdan bakıldığında, kâra geçtiği bile söylenebilirdi, şansı yaver gidiyordu. Aşina olmadığı takım çalışmasına da ayak uydurmuştu, pekâlâ iki kişilik de bir grup kurulabiliyordu; birlikte kum atıyorlar, elek dolunca, biriken taşları boşaltma işini sırayla yerine getiriyorlardı. Birkaç saniye soluklanmasına fırsat tanıyan arkadaşı boş elekle geri dönünce, kıymığına boş ol boş ol boş ol diyememişken, aç karnı kıyım kıyım kıyıladursun, kurtuluşu için açık bir kapı bulamadığından kelli, kürek sapını tekrar kavrayıp kuma daldırayazdığında, o yokmuş gibi davranmaya didindikçe ona daha derin daldığı için artık eski dostunu görmezden gelme oyununu oynayacak takati kalmamıştı. Kıymık. Alnındaki teri silince sol eli ıslandı. Parmak ucundaki bu tahta hâlen canlı mıydı acaba? Ağaçtan koparılan dalların yaşamaya devam ettiğini, toprağa gömülünce tekrar büyümeye koyulduklarını biliyordu. Peki aynı durum kıymık için de geçerli olamaz mıydı? Yeterli güneş ışığını da, suyu da alıyordu işte... Parmağındaki ağrının sebebi buydu; vücudunun içine kök salıyordu kıymık. Çok geçmeden filizlenirdi de... Kökler, İmdat’ın kolu içre ağır ağır ilerleyecek, uçlarını olabildiğince derine götüreceklerdi. Morarmanın nedeni de buydu, tahtalaşıyordu eti. Önce işaret parmağı, ardından eli, sonra da sol kolu; herbiri usulca odunlaşcak, yeni yeni tomurcuklar vereceklerdi. Bir sabah, her zamanki bulantıcı düşlerinden uyandığında, sol kolunu devcileyin bir ağaca dönüşmüş olarak bulacaktı.  İlk başlarda ağaç-kolunu kullanmakta sıkıntı çekse de, er ya da geç alışacak, yeni kolunun nimetlerinden yararlanmaya başlayacaktı. Sıcak günlerde kolunun gölgesine sığınıp serinleyecek, koluna yuva yapan sincaplarla oynayacaktı; parmakları günden güne uzayacak, yeşeren filizlerden başka başka dallar çıkacaktı. Envai çeşit yemiş büyüyecekti odunî parmaklarının ucunda. Karnı acıktığında, olgunlaşan meyvelerden birini koparıp afiyetle yiyecekti. Âşıkların, sol kolunun yüzeyine adlarının baş harflerini kazımalarına bile izin verebilirdi. Âşıklar... Elini cebine atıp gazete kâğıdına değmekten kendini alamadımların yaklaştığını işitmediği için omzuna inen sert avuçla irkildi. Başından aşağı kaynar sular dökülüyordu adeta, yine her şeyi eline yüzüne bulaştırmıştı. İlk günden kaytardığını gören ustabaşının tepesi atmış, İmdat’ı inşaatından defetmeye karar vermişti. Heyhat! Pişman bir yüz ifadesiyle arkasına döndü, omzuna inen ağır elin sahibine baktı; tam tahmin ettiği üzere, küreğini köşeye bırakmasını söyledi adam. Ah, ne de aptaldı! Kötü adam bile olamamıştı! Ancak tahmin etmediği üzere, ustabaşı galiba ona yeni bir görev vermekteydi. Parmağıyla bina iskeletinin tepesini gösterdi. İşaret parmağıyla… Onunkinin ucu boştu… Beynini sarıp sarmalayan tüm vesveselerden de, saatlerdir onu esir alan kıymıktan da sıyrılıp talimatları dinlemeye çalıştı. En üst kattaki işçilerden söz ediliyordu. Tepeye mi çıkacaktı? Yüksekte, havada asılı duran o adamı nerede, ne zaman izlemişti? Az ötede yığılı... İnce uzun demir çubuklar... Bulmacanın tüm parçalarını bir araya getirince yeni ödevi ortaya çıkıyordu. Gitti, demir çubuklardan birkaç tanesini kollarının arasına aldı; eleğe kum atma işi iyiydi hoştu da, biraz canını sıkmaya başlamıştı açıkçası. Kucağındaki ağır yükü, sürekli kum elemeye yeğlerdi. Gözü kıymıkta, merdivenleri tırmanmaya koyulduğunda, tahtalaşmayı, ağaca dönüşmeyi düşlüyordu. Çubuklarla daracık merdiven boşluğunda ilerlemenin zorluğunu dert etmiyor, her katta gözleri kıymığından ayrılıp, pencere boşluklarından görebildiği manzaraya kayıyordu. Heyecanlanmaya başladı. Pek koca olmayan ömründe hiç bu kadar yükseklere çıkmamıştı, sergilediği sonsuz azim mükâfatlandırılıyordu, bundan böyle sırtının yere gelmeyeceğini muştuluyordu kaderi. Kıymığını bile seviyordu artık. Sıkı bir ekip oluşturmuşlardı... Sonunda kendini dokuzuncu katta buldu. Tavan yoktu burada, sadece gökyüzü vardı. Şimdi en tepedeydi, yüzüne vuran güneş tatlı tatlı gözlerini kamaştırıyordu. Hava daha hafif, daha temizdi yukarıda. Rüzgâr bile bir başka esiyordu. Demir çubuk bekleyen ameleler, bulundukları katın öbür ucundaki merdivenin başında dikilmiş, keyifle etrafına bakınan İmdat’ı görünce, elindekileri getirmesi için seslendiler. Ustabaşının yarım yamalak dinlediği sözlerini başarıyla bir araya getirdiğini anlamasıyla katlanan sevinci, kıymığıyla barışık yaşama kararının doğurduğu yürek ferahlığı, yüksekteki o adamın yavaş yavaş berraklaşan silueti, aydınlık gökyüzünün altında, güneşe bu denli yakın yürümenin kazandırdığı kıvançla hedefine seyirtti. Bu yükseklikten, aşağıdakilerin nasıl gözüktüğünü merak edip binanın kıyısına yanaştı. Yerdeki işçiler, kamyon, tuğla yığını, elarabası, greyder… Hepsi de karınca gibi görünüyordu. Ne de acayipti! Kafasını kaldırıp bakışlarını ufka doğru çevirince duraksadı, gözlerine inanamıyordu. Bu yaşına kadar bir türlü çözemediği, detay deryasında İmdat'ı boğan, nereye kaçsa da peşinden gelerek saklanmasına müsaade etmeyen, onu devâsâ avcuna hapsedip değersiz bir madenî parayla oynuyormuşçasına pamakları arasında döndürüp dolaştıran  koca şehir nasıl da küçücük olmuştu! Evler, apartmanlar, dükkanlar, vitrin mankenleri, okullar, karakollar, bulkarayıalparayıcılar, köprüler, köprüaltları, çarşılar, pazarlar,  sokaklar, kaldırımlı sokaklar, kaldırımsız sokaklar, meyhaneler, kerhaneler, caddeler… Hepsini tek bakışta, bir bir seçebiliyordu bulunduğu noktadan! Artık daha güçlüydü, en büyük düşmanına dahi tepeden bakıyordu. Doğumundan itibaren sürdürdükleri savaşı İmdat kazanmıştı!. İlk galibiyet mükâfatını dimağından aldı: Böyle tepede, elindeki upuzun çubuklarla yürürken bir cambaza benziyordu. Çocukken mahâllelerine gelen kumpanyayı anımsadı. Ateş yutan adamlar, dansçı kızlar... Ama o en çok... Yüksekteki adam... Ama o en çok ipteki cambazdan etkilenmişti. Cambaz! Zihnindeki perde kalkmıştı sonunda. Yüksekteki adamın kimliği açığa çıkmıştı. Sicim üzerinde ne de rahat ilerlemişti adam... Ardından, cesaret dersi verircesine, ipe bir sandalye koymuş, oturup kahvesini yudumlayarak aşağıdan onu seyreden endişeli gözleri süzmüştü. İmdat da adamı hayran hayran izlemiş, büyüyünce tıpkı onun gibi olmak istemişti. Gözleri sulandı. Düşmekten korkmadan, elindeki çubuklarla dengesini sağlayarak, boşluğun iki adım ötesinde yürüyordu. Cambaz kadar cüretkâr atıyordu adımlarını. Hiç şüphesiz ki bu ömrünün en mutlu ânıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendini kendine kanıtlamaya ara verip vazifesine döndü, yükünü diğer amelelere takdim etti. Teslimatı, bu en üst katın kolonlarını sağlamlaştırmak için kullanacaklardı anlaşılan. Henüz tuğlayla örülmemiş bir kolonun içine diklemesine demirleri yerleştiren meslektaşlarını izlerken, koca binanın incecik çubuklar sayesinde ayakta kaldığına şaştı İmdat. Garip şeydi... Ellerindeki pas hissinden rahatsız olup avuçlarını kıyafetine sürünce tekrar şaştı; kıymık nedense canını acıtmıyordu. Sol işaret parmağına baktı: Saatlerdir sadece ucunu görebildiği kıymığın büyük bölümü derisinden dışarı çıkmıştı; demek ki kıymığın tek derdi, başkalarının işine burnunu sokmasıydı; İmdat tahta parçasından kurtulmak için uğraştıkça, o da çıkmamaya inat etmişti. Oysa böyle kendi hâline bırakılınca, paşa paşa terk ediyordu görev mahallini. Kendisi bilirdi, İmdat onunla ilgilenmiyordu ki artık... Zaten aşağıdaki demir çubuklar henüz bitmemişti, kalanları getirmek için merdivenlere yöneldi. Evet, hakikaten de çıkıyordu kıymık. Şunun şurasında ne kalmıştı ki? Kolayca çekip alınabilirdi. Ama hayır, kararından caymamalıydı İmdat. Hem, buradan bakınca şu işçiler de ne minik görünüyorlardı yahu! Az sonra İmdat da aşağı inecek, onlar gibi minicik olacaktı. Adımlarını hızlandırdı. Kendini kandırıyordu yine... Sabahtan beri kıymığı düşünmüştü de, bu çıkartılmaya en müsait ânında mı düşünmeyecekti? Sol işaret parmağını suratına yaklaştırdı, kıymığı daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı.  Bu kadar basitti işte! Tırnaklarının arasına sıkıştırdığı kıymık, derisinden kolayca ayrılıvermişti! Avucunun içine koyup ona bakınca İmdat'ın içi huzur doldu, kendini hafiflemiş hissediyordu. Ancak saatlerdir onu meşgûl eden o ufarak teferek şeyi seyre dalmışken, bir sonraki adımını boşluğa atacağının farkında değildi. Hiç okumamıştı; aynı yükseklikten yere düşen bir kıymığın mı, yoksa bir insanın mı yere önce ulaşacağını bilmiyordu. Amelelerin çepeçevre sardığı, elenmiş ince kum tepeciği kendisine hızla yaklaşırken, bağırtıların, çığlıkların içinde tek bir defa “imdat” dedi, tek bir kez adını haykırdı. İmdat mı? Ne biçim isim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2007-2008&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-6975525578035663557?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/6975525578035663557/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=6975525578035663557' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/6975525578035663557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/6975525578035663557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2008/04/kymabana.html' title='Kıymabana'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-4158207258270659251</id><published>2008-01-29T02:24:00.000+02:00</published><updated>2008-01-29T11:54:48.939+02:00</updated><title type='text'>Sanatçının çilesi</title><content type='html'>Damarlarındaki kanda saklı olan büyük yazarlık cevherinin farkındaki adam sonunda kararını vermiş, kağıt-kalemi alıp masanın başına oturmuştu. Yılların birikimini mürekkeple damla damla kağıda akıtmanın zamanıydı artık; edebiyat dünyasına yepyeni bir ses, bambaşka bir soluk getirmeye hazırdı. Altın işlemeli zırhını kuşanıp, en usta demircinin elinden çıkma, sedef kakmalı kılıcını kınına geçiren bir şövalye misali, son yurtdışı seyahatinde edindiği pahalı dolmakamelini ve ara sıra poşetinden çıkarıp hayran hayran baktığı kaliteli A4 kağıtlarını tercih etmiş olmasına karşın, kırtavsiye gereçlerine kırk beş dakika boyunca işmar edip, ilişkilerine başka bir boyut katacak hiçbir hamle yapmayı başaramayınca öfkelendi. Büyük sanatçılara yakışır bir hışımla sandalyesinden fırladı, montunu kapıp kapıya seyirtti. Bir anda her şeyden vazgeçmek, kimilerinin çılgınca bulabileceği fevrî tavırlar sergilemek ancak kendisi gibi uçlarda yaşayan sanatkârlara mahsustu. Kapıyı umarsızca çarpıp çıkacaktı ki, anahtarlarını almadığını hatırladı. Derhâl cüzdanını, anahtarını, telefonunu, atkı ve beresini – hava serinceydi – ceplerine tıkıştırdı, antredeki aynada şöyle bir saçlarını düzeltti, kapısını güzelce kilitleyip kendini sokağa attı. Perişan hâldeydi, yaratım sürecinin sancılı geçtiğini biliyordu, ama bu kadarını da beklememişti doğrusu. Yeteneğinden en ufak şüphesi yoktu; tek derdi, yazmaya başlamasını sağlayacak kıvılcımı bir türlü çakamamasıydı. Attığı birkaç güçsüz adımın ardından dolmakaleminin hâlâ elinde olduğunu fark edip gülmeye başladı. Bu iyiye işaretti; aklı bunca mühim meseleyle meşgulken, gündelik hayatın sıradan detayları gözünden kaçabiliyordu. Onun ilginenecek daha önemli işleri, şu zavallı dünya gezegenine armağan edeceği başyapıtları vardı. Bunları düşündükçe hem sevinçten kahkahalara boğuluyor, hem de heyecandan terliyordu. Kış günü terli terli dolaşmak hastalığa davetiye çıkarmak demekti, şifayı kapmamak için usulca montunun düğmelerini ilikleyip atkısını sıkıca boynuna doladı. Cesaret etmek bu olsa gerek, dedi kendi kendine. Her şeyi göze alıp yollara düşmek, ruhunu yollarda aramak, yollarda, yollarla kendini tanımak... Birçok büyük sanatçının uzun yürüyüşler yaptığını zaten biliyordu, biyografileri ezberindeydi. Böylesi koca dimağlar, kıvrımları arasına gizlenmiş eserlerin pırıltılarını ortaya çıkarabilmek için bolca yürür, sonra evlerine dönüp harıl harıl çalışırlardı. Artık daha derin soluyor, adımlarını hızla, şevkle atıyordu. Yürüdükçe açılacak, açıldıkça yeşerecekti; filizlenmek uğruna gerekirse köklerini dahi feda edecekti. Feragatsız neşriyat olmazdı. Bir nevî hacı sayılırdı; yazarın yazdığı her kelime kendinden kopan bir parçaysa, çile çekmeden, kan dökmeden bu parçaları benliğinden söküp alamazdı. Bir büfede durup iki kaşarlı tost yedikten sonra – aç karnına yürümek hiç âdeti değildi – hicretine kaldığı yerden devam etti. Böyle kuru kuru yürümek olmaz, diye düşünmeye başladığındaysa evinin bulunduğu sokağı çoktan yarılamıştı. Herhangi bir insan gibi adım atmak, normal olmak dâhîlere yakışmıyordu; onun da kimi garipliklere, mesela bazı takıntılara ihtiyacı vardı. Ceplerine sokuşturdukları geldi aklına, sağ cebinde cüzdanı, solda telefonu, montunun iç cebindeyse anahtarları duruyordu. Bu kombinasyondan hoşlanmadı, uğursuzluk getireceği kesindi. Telefonu sağa, anahtarı sola, cüzdanı da iç cebe aktardı; doğru dizilim bu olmalıydı. Ellerini de ceplerine sokup yürürse, yeni yapıtının ilk cemrelerinin zihnine düşmemesine imkân yoktu. Ve fakat sağ eliyle telefonu aynı cepte tutmak gibi bir gaflete nasıl düşebilmişti!? O sağlak bir yazardı, parmakları onun müzik aleti, yaşam pınarıydı. Cep telefonundan yayılan radyasyonla bu hazine kısa sürede kullanılmaz hâle gelecekti, hiç vakit kaybetmeden yeni bir kombinasyon denemesi şarttı. Cüzdanı pantolonunun arka cebine sokuşturdu, telefonu da montunun iç cebine. Ama orada da kalbi vardı! Üretme aşkıyla delice atan, hoyrat bir yürek... Aslında kalbinin radyasyondan etkilenip durması onu hiç mi hiç korkutmuyordu; istediği an canına kıyabilecek dengesizlikte, sicim üstünde yürüyen bir karaktere sahip olduğunun bilincindeydi. Ancak insanoğlunu yaratısından mahrum bırakacak kadar bencilce davranamazdı. Şimdi, şuracıkta ölmesi demek, sanatı yetim bırakmakla eşdeğerdi. Hayır, yaşamalı, yaşatmalıydı. Gözünü kan bürüdü, bir çırpıda elini iç cebine attı, telefonunu kavradığı gibi kapatma tuşuna bastı ve tekrar cebine koydu. Tabii ya! En başından beri yanlış yapıyordu; değiştirmesi gereken yegâne şey yaşam tarzıydı. Hiç vakit kaybetmeden düzensiz, bohem bir hayatı seçmesi, alkol ve uyuşturucu batağına saplanması lâzımdı. Ömrü kısa sürecek, genç sayılabilecek bir yaşta göçüp gidecekti; fakat o kısacık yaşamına sayısız eser sığdıracak, ölümünden sonra “tüm yapıtları” adı altında yayınlanan kitapları kütüphanelerde iki buçuk rafı işgal edecekti. Genelevlerin kapısını aşındırmaya başlaması, şansı yaver giderse düşüp kalktığı kadınların birinden, onu yıllarca süründürecek bir hastalık kapması da hedeflerini gerçekleştirebilmesi için elzemdi. Damarlarındaki kanda saklı olan bu büyük yazarlık cevherinin farkındaki adam sokağın sonuna geldiğinde duraksadı. Yorulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;2008&lt;/b&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-4158207258270659251?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/4158207258270659251/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=4158207258270659251' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/4158207258270659251'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/4158207258270659251'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2008/01/sanatnn-ilesi.html' title='Sanatçının çilesi'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-2478673611881176647</id><published>2007-11-18T17:44:00.000+02:00</published><updated>2007-11-22T16:27:31.930+02:00</updated><title type='text'>Roma, apaçık şehir</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Bir şehri “görerek” gezmek eski anlamını yitirdi - icadıyla Stendhal sendromuna çare bulan fotoğraf sağolsun… Bakmak, görmek yetmiyor; kentin kendine has tınısını işitip aromasını koklamadan o kenti gezdim, demek artık mümkün değil. Yeşil ışığın yanmasıyla öne atılan akıncı vespaları, sokak aralarını şenlendiren çatal-bıçak seslerini ve hiç kesilmeyen ambulans sirenlerini dinlemeden, köşeyi döndüğünüz an yüzünüze çarpan fesleğen, kahve ve pizza kokularını hissetmeden Roma’yı gezdim, diyemezsiniz.&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;On dokuz yaşındaydım bu şehre ilk gittiğimde; gözlerini tek rehberi bellemiş, şehrin heybetiyle büyülenen bir genç. Bacaklarıma acımadan yürümüş, yürümüş, yürümüştüm; bana kucak açma lütfunu gösteren Roma’ya saygıda kusur etmemem gerekiyordu. Sonra, aradan üç buçuk yıl geçti; seyahat rehberimi tekrar gözden geçirmem konusunda beni biraz zorlayan yıllar. Soluğu yine Temrini Garı’nda aldığımda ister istemez değişmiştim, tabii Roma&lt;i style=""&gt;m&lt;/i&gt; da.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Şehri tanımak, şehrin farklı çehrelerine bakabilmekse ve bu fırsat bir yolcunun eline kolay kolay geçmiyorsa eğer; gezdiği şehri çok beğendiğini söylemekle yetinen biri, orayı tanımamış demektir. Çünkü tek bir duygu, tanımak için kâfi gelmez; bu, kişide uyanan ilk intibâ olabilir sadece. Daha fazlası için o şehir sizi kendine hayran bırakıp âşık etmeli, sizi korkutup birkaç damla da olsa kanınızı akıtmalıdır.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Gez&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;br /&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;" src="http://3.bp.blogspot.com/_3nw5jUP_P3I/R0WPJlQ11PI/AAAAAAAAADY/mRxJa0vG_4M/s400/TiberIsland.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5135668344870262002" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Ulu Roma&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Heyecanlıyım. Bir yıldır Fransa’da bulunmama ve Avrupa’da azımsanmayacak yolculuklar yapmış olmama rağmen, adımımı hangi şehre atacağımı biliyorum: “geleceğin varsa göreceğin de var” dercesine gururla dikilmiş bekleyen, misafirperver, koca Roma. Öyle koca ki, şehri arşınlamaya başlamadan önce çantamı kalacağım hostele bırakma kararımı uygulamama bile izin vermiyor; her adımımda başka yapıtlar, başka ihtişamlar dikiyor karşıma. Hayır, önce çantamı bırakacağım! Bir süre ayakkabılarımı izleyerek yürümekten başka çare yok.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Sabrımın mükâfatını ziyâdesiyle alıyorum; bedenimdeki kasları öldüresiye zorlayarak, bu açıkhava müzesinde gezilip görülecek ne kadar eser, ne kadar kaldırım varsa hepsini selâmlıyorum. Kıtlıktan çıkmışçasına, hep daha fazlası için paralıyorum kendimi. Hava öylesine hafif ki, ışığın renkleri vurgulaması için elinden geleni ardına koymuyor; hipnotize oluyorum. Haziran Roması adeta bir renk cümbüşü: Kusursuz bir uyum yaratan füme ve somon rengi apartmanlar, karşılaşmamak için kafanızı hiç yerden kaldırmamanız gereken tarihî yapıların beyaz, bej ve kiremit rengi, daima aydınlık kalan gökyüzünün duru mavisi ve şehirliliğin ne demek olduğunu anlatan, her pencere önünü bezemiş romarengi çiçekler.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Bir de Tiber’in rengi var; içinde hem mavi, yeşil, kahverengi tonları, hem de kırmızı saklı. Birçok Avrupa kentini besleyen, onunla özdeşleşmiş akarsuların aksine, Roma Tiber Nehri’ni görmezden gelmeye çalışmış. Koskoca bir cihan imparatorluğunun başkenti, değişebilmek adına geçmişini bir bıçakla kesip atmak istemiş; ama nafile… Ne eskiyi unutabilmiş, ne de yeniye temelli adayabilmiş kendini. Bu ikilemi sonsuza dek hatırlatacak olan Tiber, asla kapanmayan bir yara gibi, durmak bilmeden kanıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Avrupa kültürüne ait böylesi bir kontrastı barından başka şehir yok – &lt;i style=""&gt;İstanbullar kaideyi bozmaz&lt;/i&gt;. Düşünün bir kere; bir yanda, suya düşüp boğulan kralları Tiberinus’un adını nehre vermiş pagan bir halk, diğer yanda genç Vatikan. Kilise’nin kesip de koparamadığı yaşlı taraf, taşa dokunarak tarihi hisseden gezginler için biçilmiş kaftan. Bunca eserin ayakta kalabilmesinin nedeniyse, şehrin bomba bulutlarının hiç uğramadığı, kayırılmış bir yer oluşu. Roma, ırmağın ötesindeki Vatikan’ın varlığı sayesinde savaş sırasında “açık şehir” ilan edilmiş ve Tarih’in ironik bir oyunu gibi; tapınaktan bozma kiliseleri, tanrılardan bozma Hıristiyanlık heykelleri ve uçlarına haç kondurulmuş dikitleriyle paganizmi yutmak isteyen Vatikan, öte tarafın koruyucusu olmuş.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;İki kıyının arasına sıkışıp kalmış Tiber Adası’ndayım şimdi. Hangi tarafa sapsam? Doğru yön hangisi? Tiberinus gibi kendimi karanlık suya bıraksam, benim ismim de bâki kalır mı?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Roma bu açmazıyla gözümde daha da büyüyor; eskiliği, mağrurluğu ve dayanıklılığıyla beni büyülüyor, Roma’ya hayran kalıyorum. Gönlüm elvermese de, artık şehri terk etme zamanı. Gidişimin ulu Roma için hiçbir önem teşkil etmediğinin farkındayım; ben ayrılacağım, yerimi benim gibi bir başka hayran dolduracak. Hepimize baştan çıkaracak kadar sihre, hepimizi kutsayacak kadar nura sahip o.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Emin olduğum tek bir şey var: Ne zaman bilinmez, ama buraya tekrar gelmem, taşa tekrar dokunmam gerek.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Göz&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;" src="http://1.bp.blogspot.com/_3nw5jUP_P3I/R0WP_FQ11QI/AAAAAAAAADg/kCuwOzYmKYo/s400/IMG_7825.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5135669263993263362" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Sevgili Roma&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Mevsimlerden güz ve yine buradayım. Garda onu beklerken, geçen üç buçuk yılı düşünüyorum; ihtiyar şehir için çok kısa bir süre bu, benim içinse değil. Önceki ziyaretimde kılavuzum olan keskin gözlerim bana ihanet etti, onlara eskisi gibi güvenemem artık. Hayatımı baştan kurgulamaya, amaçlarımı tekrar değerlendirmeye mecbur kaldım. Okulu bıraktım, biraz daha demleneyim, henüz erken, dediğim savaşa tahminimden önce girdim. Ve tabii, bir de ona âşık oldum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Termini’de, Avrupa’nın en büyük tren garlarından birimdeyim; fakat şimdi, burası bana eskisi kadar büyük gözükmüyor. Üç buçuk yılda ne kadar büyümüş olabilirim ki?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;O geldi. Kalabalık içinde bakışlarımızın kesişmesiyle içimizde kabaran sevinç, güzü utandırıyor; çirkin yüzünü gizleyip ılık, güneşli bir Roma sunuyor bizlere. Nihayet, sımsıkı sarılıyoruz. &lt;i style=""&gt;Roma’ya hoşgeldin bakır saçlı kız.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Kenti geziyoruz. Hazirandan anımsadığım pencere önü çiçekleri yok, baharı bekliyor olmalılar. Ona bakıyorum. Fıldır fıldır etrafı izleyen, titrek, ıslanmamaya direnen nisan gözlerinde tüm şehre yetecek kadar çiçek var.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Eleleyiz, sokaklarda yürüyoruz. İlk Roma seyahatimden sonra bana karşı acımasızlaşan hayat yüzünden bu kez haritayı ona emanet etmek zorundayım; sokak adlarını okumak artık benim için bir külfet. Onunsa haritayla arası limonî; yön bulma konusunda kendine güvenmediği için ürkek davranıyor. Sık sık kayboluyoruz; o haritada, ben onda. Neyse ki kentin dar sokakları, yolumuzu bulmaya çalışırken bize ufak sürprizler yapmadan duramıyor: hiç beklemediğimiz anda sobelendiğimiz meydanlar, güzel apartmanlar ve çeşmeler. Her yol Roma’ya çıkıyor ne de olsa.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Belki geçirdiğim onca ameliyatın ardından eskisi gibi göremediğim için, belki ikinci kez burada bulunduğumdan, belki de yanımda o olduğu için, gariptir, Roma’nın görsel heybeti bu sefer beni avucuna alamıyor. Koku ve ses şimdi daha yoğun. Bir yandan gelen hafif zeytinyağı kokusu, diğer taraftan gelen kahveninkiyle karışıyor; asıl güzeliyse, onun kokusu hep yanıbaşımda.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Şehrin ihtişamından yorulup, ırmak kıyısındaki küçük, samimi bir meydanda soluklanıyoruz. Çeşme karşısında arkamıza yaslanıp nefis cappucino’larımızı içerken tek kelime konuşmuyoruz ikimiz de; tecrübe etmekte olduğumuzun ânın kusursuzluğu bozulmamalı. &lt;i style=""&gt;İşte, yaşamımın en dinlendirici bir saati.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Onunlayken şehir bana daha içten davranıyor, kendimi turist hissetmiyorum. Sokaklar, mağazalar, restoranlar, İtalyanca bilmediğimiz için sinirlenen yaşlı garson, Türk olduğumuzu öğrenince çok sevinen Bangladeşli satıcı… Masamıza bir tabak İtalyan bayrağı konuyor: domates, mozerella, fesleğen ve zeytinyağının akılalmaz sadeliği ve lezzetiyle &lt;i style=""&gt;caprese&lt;/i&gt; - bu kentin de, bu ülkenin de nüvesi; yemeye kıyamıyoruz. Önce onun gülen gözlerine, sonra çevremdeki neşeli insanlara bakıyor ve düşünüyorum: Roma’da yaşamıyor olsam da, o an, Roma’yı yaşıyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Gece hava serin; birbirimize sokulup ısınıyoruz. Dudaklarımda sinsi bir tebessüm gizli, planım tıkır tıkır işliyor: Yolculuk öncesinde ona izlettiğim &lt;i style=""&gt;Dolce Vita&lt;/i&gt;’nın korları hâlâ sıcakken, tüm zarafetiyle Trevi Çeşmesi’nin önündeyiz. Mutlu olmak ona nasıl da yakışıyor! Sarılıyor, öpüşüyor, içtiğimiz tonla kırmızı şarabın da etkisiyle çocuklar gibi eğleniyoruz. Mümkün olsa çeşmeye de gireriz ya, bu kalabalık ve soğuktan çekinmememiz için bizi cesaretlendirecek bir Fellini’nimiz eksik…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Sevgili Roma, bil ki artık sana hayran değilim; çünkü seni seviyorum.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center;" align="center"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Arpacık&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;br /&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;" src="http://4.bp.blogspot.com/_3nw5jUP_P3I/R0WRK1Q11RI/AAAAAAAAADo/sE-z2hnte_Y/s400/3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5135670565368354066" /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Uluyan Roma&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;O gitti. Ayrılan trenin yetim bıraktığı boş peronda kalakaldım; onsuz geçireceğim bir Roma günüm daha var. Ne yazık ki tahminimde yanılmamışım; pusuda bekleyen güz, bir başımalığımı fırsat bilip derhâl saldırıya geçiyor. Yalnız yürüyüşümün başlamasıyla hava soğuyor, rüzgâr hırçınlaşıyor. Sizleri kızdıracak ne yaptım ben?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Günlerce sokaklarda sürttüğümüz için yorgun düşmüşüm. Gezintime devam ediyorum etmesine, ancak uzuvlarım önceki kadar arzulu değil. Onunla geçtiğimiz yerlerden tekrar geçiyorum, binaların eski sevimliği yok, oradan oraya koşuşturan insanlar, nereye kaçsam hemen yanımda bitiveren turistler beni bunaltıyor. Sonra el ele tutuşmuş iki sevgili yanaşıyor, belki de evliler: “&lt;i style=""&gt;Fotoğrafımızı çekebilir misiniz acaba?” &lt;/i&gt;“&lt;i style=""&gt;Kusura bakmayın, fotoğraf çekebilecek kadar iyi görmüyorum.&lt;/i&gt;”&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Toplanan bulutlar, gücü çoktan azalmış güneşle arama giriyor. Üşüyorum. Isınmak için adımlarımı hızlandıracak derman kalmamış dizlerimde. Gökyüzü üstüme kapandıkça, ben saklanacak bir delik, kaçacak bir yol arıyor, ama bulamıyorum. Ne de olsa tüm yollar Roma’ya çıkıyor...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Karanlık çöktükçe içimdeki sıkıntı da artıyor. Karnım aç; fakat haritayı açıp yemek yemeyi arzuladığım pizzacının yerini saptamaya, tabelalardan yardım alıp oraya ulaşamaya çalışmak ürkütüyor beni. Yine de denemeye kararlıyım, kolay pes edemem. Arıyorum, bir sokaktan ötekine giriyor, isimler arasında kayboluyorum. Yakınındayım, biliyorum; ama sanki sokak benden kaçıyor. İnadım inat, kimseye sormadan yolumu bulacağım; kendime inanmam gerek. Keşke yanımda o da olsaydı, keşke birlikte kaybolsaydık... “&lt;i style=""&gt;Pardon, fotoğrafımızı çekebilir misiniz?&lt;/i&gt;” “&lt;i style=""&gt;Kusura bakmayın…&lt;/i&gt;” Ah Roma, seninle ne de iyi anlaşıyorduk; şimdi neden bana böyle düşman kesildin?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Yetersiz kalmak, acizliğin buz gibi yüzüyle hesaplaşmak… Böyle olsun istemezdim. Ne komik değil mi? Akşam yemeği yemek istediğim pizzacıyı bulamıyorum ve bu yüzden üzgünüm. Aman canım, kafayı taktığın şeye bak. Şehir tonla pizzacı dolu; başka yerde yersin olur biter, ne önemi var bunun? Ha, bu arada, bir fotoğrafımızı çekebilir misin?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Haritayla cebelleşirken aklım onda. Eve sağasâlim ulaşabildi mi, öğrenmek istiyorum. Varınca haber verecekti, daha sesi soluğu çıkmadı. Yalnızlığım merakımı besliyor; onunla iki kelime konuşabilsem yüreğim nasıl da ferahlayacak oysa… Karşıma çıkan her telefon kulübesi yeni bir işkence aletine dönüşüyor: dur, üşüyen ellerinle telefon kartını çıkart, soğuk ahizeyi kulağına dayayıp telefon tuşlarına bas, doğru numarayı çevirip çevirmediğine de dikkat et, ekranda yazanları bu karanlıkta okumak biraz zor ama olsun, sonra telefon çalsın, biraz bekle, biraz daha, az daha… Açan yok. Acaba başına bir şey mi geldi? Acaba başıma bir şey mi geliyor?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Ulu Roma, yedi tepesinin yedisinin de tepesine dikilmiş, ulumakta. Boylu boyunca uzanan Corso Caddesi’ndeki insan selinde boğulmamak için tutunacak hiçbir şeyim yok. Trafiğe kapatılmış caddeye akın eden kalabalık üzerime üzerime geliyor. Bağırarak konuşuyor hepsi, sesler birbirine karışıyor, bulanıklaşıyor; bildik sözcükleri aradan çekip çıkaramadıkça yabancılaşıyorum. Işığa aşırı hassas sağ gözüm, mağazaların spotlarından ötürü yaşlı… &lt;i style=""&gt;Senin de geceleri kurt olduğunu bilmezdim.&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Hastalanıyorum. Boğazımda bir yanma var, bitkin düşmüş adalelerim sızlıyor. Burnum da tıkanmaya başlamış; kaybetmediğim bir koku alma yetim kalmıştı… Derhâl yatağa ulaşmam, yorganı başıma çekip sessizliğe sığınmam gerek. Kalan son enerjimle adımlarımı hızlandırmayı deniyorum; neyse ki ayaklarım hâlâ bana sadık. Zihnimi tüm vesveselerden arıtıp yalnızca yürümeye odaklanmalıyım. Topuklarım çivileşiyor, yere bastığımda zemine saplanıyorum; asfalttan kerpetensiz çivi sökmekse neredeyse imkânsız, her seferinde tabanlarım biraz daha parçalanıyor. Derken onlar da yavaşlıyor, duruyorlar. Öyle olsun… Gözlerim, kulaklarım, burnum, kalbim, ayaklarım ve ben, Tiber üstündeki bir köprüde kalakalıyoruz. Neden buraya getirdiniz beni? Uca dek gidip aşağı bakıyorum; altımda, kuvvetli debisiyle Roma’nın kanı akıyor. Pekâlâ… Eksiğim buydu demek... Haklısınız, başka türlü olamazdı zaten…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Nefesimi tutuyor ve nehre kendi kanımdan bir damla da ben katıyorum. Şimdi Tiberinus’la kan kardeşiyiz.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Tanıştığımıza çok memnun oldum Roma. Her hâlinle bana gözükmekten çekinmediğin için sana minnettarım.&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;    &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;Tekrar buluşmak dileğiyle...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;i style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: right;" align="right"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: left;"&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;2007&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-2478673611881176647?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/2478673611881176647/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=2478673611881176647' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/2478673611881176647'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/2478673611881176647'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/roma-apak-ehir.html' title='Roma, apaçık şehir'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3nw5jUP_P3I/R0WPJlQ11PI/AAAAAAAAADY/mRxJa0vG_4M/s72-c/TiberIsland.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-4776303974842117295</id><published>2007-11-18T02:52:00.002+02:00</published><updated>2008-04-21T15:22:17.181+03:00</updated><title type='text'>6 Şubat</title><content type='html'>Her sene düzenlenen bu tören, hiç bu yılki kadar heyecanla beklenmemişti. Dile kolay, Mustafa Kemal Paşa’nın Balıkesir’e gelişinin yetmiş beşinci yıldönümü kutlanacaktı. Yine böyle bir 6 Şubat sabahında, kafasında yurdu kurtarma planları, yüreğinde buna vâkıf olabilecek büyük bir güçle, Balıkesir tren garına yanaşmıştı Mustafa Kemal. Tam yetmiş beş yıl önce…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tören hazırlıklarına sabahın erken saatlerinde başlandı, hiçbir aksiliğe mahal vermemek lâzım geliyordu. İlk iş olarak temizliğe girişildi; lokomotife bağlanan tek vagonun dış cephesi Arap sabunuyla güzelce temizlendi, camların deterjanla silinmesinin ardından da kompartımandaki koltuklar yıkandı. Son olarak vagon, yıllar önce şehir çarşısındaki en gözde kırtasiyeciden satın alınmış ve her sene sırf 6 Şubatlarda kullanılmak için saklanan beti benzi atık süslerle bezendi. Misler gibi kokan tren, konuğuna yaraşır hâle sokulmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süsleme işi bitince sıra en önemli kısım olan heykele gelmişti sıra. Garın temizlik görevlisi, müdürlükteki koca Atatürk büstünü kucaklayıp belindeki fıtığa rağmen, ağır aksak, trene kadar taşıdı. Canı yansa da umurunda değildi, bu şanlı görevin kendine bahşedilmiş olmasından hep gurur duymuştu; arkadaşları bile, her yıl düzenlenen bu törende böyle mühim bir rol oynadığı için adama saygı beslerlerdi. Vagonun kapısına ulaşınca biraz soluklandı; bunu hak ediyordu. İki eliyle de heykeli sıkıca tuttuğu için, alnından çenesine süzülen ter damlalarına tahammül etmek zorundaydı. Derin bir nefes daha aldı ve son bir gayretle Ata’nın büstüne sarılıp bronz heykeli vagona çıkarmayı başardı. İçeride, hazırlıkların kusursuz ilerlediğini kendi gözleriyle görmek isteyen istasyon şefi duruyordu. Hademe, âmirinin de yardımıyla, heykeli pencere kenarındaki koltuğun üzerine özenle yerleştirdi, trenin hareketi sırasında yere düşmemesi için, yanında getirdiği naylon iple koltuğa sıkıca bağladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hademenin kıyafeti, hâlâ kurumayan koltuk yüzünden ıslanmıştı; fakat o bunun farkında bile değildi. Görevini lâyığıyla yerine getirdiğini düşünen ufak bir çocuk gibi şen, belindeki sızıyı unutup hızla vagondan atladı; garı süpürmek için koşarak perondan uzaklaştı. Makinist, hiçbir eksik kalmadığını görünce lokomotife bindi; sadece vagonun temizlenip lokomotifine dokunulmadığı için biraz asabiydi, ama ses etmiyordu. Böyle bir günde tatsızlık çıkarmanın âlemi yoktu ne de olsa… İstasyon şefinin işaretiyle aracı harekete geçirdi, arkasına bağlı tek vagonla birlikte geri geri, yaklaşık yüz metre uzağa götürdü. Artık perondan bakıldığında tren görülmüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazırlıkları erken bitirmekle iyi etmişlerdi, çünkü daha birkaç saat geçmeden halk gara akın etmeye başladı; genci yaşlısı, kadını erkeğiyle herkes buradaydı. Peronu tıka basa dolduran topluluk gar binasına da sığmamış, İstasyon Caddesi’nin kaldırımlarına taşmıştı. Camide yer kalmadığı için namazı dışarıda kılanların burukluğunu yaşayan bu insanlar, her şeye karşın mutluydular; böylesi mühim bir törene katılmak herkese nasip olmazdı. Peronun en önünde tabii ki protokol heyeti bulunuyordu: vali, belediye başkanı, 9. Hava Jet Üssü generali, yine bu üsten ve Ordonat Okulu’ndan gelen albaylar. Törene katılan en önemli insanlar onlardı, hâliyle de en geç onlar teşrif etmişlerdi. Kalabalığı yarıp peronun en ön sırasına ulaşmaları biraz zor olmuştu belki, yine de bunu başarmışlardı. Meraklı gözlerle onları süzen halk, suskun ve düşünceli duruşlarını vazîfelerinin ehemmiyetine yorsa da, sükûnetlerinin asıl nedeni çok heyecanlı olmalarıydı. Öyle ki, konuşurken kekelemeye ya da saçmalamaya korktukları için, ağızlarını dahi açmıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçlerinden yalnız belediye başkanı gülümsüyordu. Bu şehirde doğup büyümüştü; ve askere gittiği yıl hariç, çocukluğundan beri hiçbir 6 Şubat törenini kaçırmamıştı. Kısa boyu yüzünden her törende sıkıntı çeker, olan biteni zorlukla takip ederdi; oysa şimdi törene en ön sıradan iştirak ediyordu. Gururluydu. İlk notalarıyla gösteriye dâhil olan müzik, belediye başkanını anılarından koparmaya yetti. Birçok önemli günde çalmış bando üyeleri için de bugünün ayrı bir anlamı vardı. Yıllardır yaptıkları çalışmalar, enstrümanlarında ustalaşmak için gösterdikleri onca çaba… Sanki hepsi, bu şanlı günde burada çalmak içindi. Gelin görün ki müzik, insanların sesini bastırmaya yetmiyordu. Trompetten korkup ağlamaya başlayan çocuğunu susturamayan bir anne çareyi tokat atmakta bulunca, ağlama sesi daha da şiddetlenmişti. Peronun sağ tarafına konuşlanmış olan ortaokul öğrencilerinin hep bir ağızdan İstiklâl Marşı’nı söylemeye başlaması, insanlar arasındaki coşkuyu biraz daha arttırsa da, asıl etki birkaç saniye sonra, az ötede konuşlanmış olan ilkokul öğrencilerinin başladığı Andımız’la gerçekleşecekti. Bu genç, bu inançlı sesleri işiten bir albay, bu ateş içimizde yandıkça hiçbir düşman bizi alt edemez, diye düşündü ve bu görüşünü yanındaki valiyle paylaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vali biraz şaşkın sayılırdı. Balıkesir’e yeni atandığı için bu törene ilk kez katılıyordu; az sonra gerçekleşecek gösterinin içeriğinden bihaberdi. Üstelik yanındaki askerlerin bir kısmına da yabancıydı. Apoletlerine göz atmaya niyetlenip hafifçe öne eğildi ve meraklı mizacının kurbanı oldu: Albaylardan biriyle göz göze gelmişti. Vücudunda hafif bir karıncalanma hissetti, askerin delici bakışları onu utandırmıştı. Buraya dalga geçmeye gelmedin, aklını başına devşir, diyordu asker. Haklıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük an yaklaştıkça, üniformalar bando üyelerine kalın geliyor, heyecandan kontrolünü yitirdikleri parmakları zangır zangır titriyordu. Yanlış notalara bassalar bile kimsenin anlama şansı yoktu neyse ki; kalabalık öyle gürültülüydü ki, kendi çaldıklarını bile güçlükle duyuyorlardı. Belediye başkanının hemen arkasında, kendi sesini işitemediğinden olanca gücüyle bağıran yaşlı bir adam, tam yetmiş beş yıl önce Mustafa Kemal’i bu garda nasıl karşıladıklarını anlatıyordu; o günden bugüne çok şeyler değişti, ama bu gar nedense hiç değişmedi, diyordu yaşlı adam. Gürültüden kimse duyamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yalnızca bayramlara sakladığı gizlenceliklerini giyip de gelmiş bir delikanlı, evden çıkmadan evvel uzun uzun taradığı briyantinli saçlarının bozulmaması için büyük çaba sarf ediyordu. Yanında duran müstakbel kız arkadaşıyla çok muhabbet edemese de, kalabalık nedeniyle böyle yakın durmalarından, kol ve omuzlarının birbirine değmesinden gayet memnundu. Ortaokul öğrencileri İstiklâl Marşı’nı bitirip öğretmenlerinin emriyle Onuncu Yıl Marşı’nı söylemeye başladıklarında, ilkokul öğrencileri Andımız’dan İstiklâl Marşı’na daha yeni geçmişlerdi. Güfteler, melodiler birbirine karışıyor, bandonun çalmakta olduğu bambaşka bir parça da onlara eşlik ediyordu. Bu ateş sönmedikçe sırtımız yere gelmezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstasyon şefi kalabalığa şöyle bir baktı; yeterli kıvama gelindiğine kanaat getirdi ve telsizini ağzına yaklaştırıp, treni hareket ettirmesi için makiniste komut verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakit gelmişti. İlerideki trenin kuvvetli düdüğünü işiten kalabalıkta anî bir dalgalanma yaşandı. Heyecandan ne yapacağını bilemeyen insanlar, gösteriyi daha iyi seyredebilmek için itişip kakışıyor, becelleşmeden gâlip çıkanlar, bir adım öteden izleme şansına erişiyorlardı. Protokoldekilerin durumu da pek farklı sayılmazdı elbette; her birinin kalbi, tıpkı arkadaki ilkokul öğrencilerininki gibi çarpmakta, eli ayağı tutmayan bando şefi yerine müzisyenlere ritim vermekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köşede bekleyen hademenin keyfine diyecek yoktu doğrusu. Böyle önemli bir âna tanıklık etmekle kalmamış, her sene olduğu gibi bu törenin gerçekleşmesinde de kilit rolü üstlenmişti. Gösterinin görünmez kahramanıydı, dünya üzerinde bel fıtığıyla gurur duyan tek insan oydu belki de… Düdüğü işitince duraksayan bando, lokomotifin uzakta belirmesiyle birlikte tekrar, ama bu kez daha da coşkulu çalmaya başladı. Tren birkaç saat önce ayrıldığı gara usul usul yaklaştıkça, akciğerler daha hızlı şişip ufalmaya, kalp kapakçıkları daha sık açılıp kapanmaya başlamıştı. Damarlar böylesi yüksek debilere alışkın değildi. Peronla tren arasındaki mesafe gittikçe kısalıyor, lokomotifin çektiği vagondaki Atatürk büstü de sabırsızlanan Balıkesir halkına doğru ilerliyordu. Nefesini tutan kalabalıktan çıt çıkmıyordu artık; susmak bilmeyen ufak çocuk bile ağlamayı kesmiş, topluluğa uyup trene odaklanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonunda tren gara ulaştı. Ordaydı işte; Mustafa Kemal Paşa pencere kenarına oturmuş, onu karşılamaya gelen halkına mağrurca bakıyordu. Ne kadar yüce, ne kadar kudretliydi! Bando çıldırmıştı. Trampet delice vuruyor, trompet delice üflüyordu. Kalabalığın da onlardan aşağı kalır yanı yoktu; eller parçalanırcasına alkışlıyor, avuç sesleri bir kasırga olmuş, şehrin üzerinde dolaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Kemal’le bir kez göz göze gelebilmek için kendini paralayan öğrenciler kısa boyları yüzünden fark edilmediklerini düşünüyor, bir yandan ağlayıp bir yandan da Mustafa Kemal’e el sallıyorlardı. Tüm bu sevgi seli karşısında ciddiyetini kaybetmese de, Mustafa Kemal’in memnuniyeti yüzünden okunabiliyordu. Herkes büyülenmiş, onu izlemekteydi. Altın sarısı saçları bronz gibi parıldıyor, keskin gözleriyle, bir heykel kadar kararlı bakıyordu. Aradan geçen yetmiş beş yıl, alnına fazladan bir kırışıklık bile ekleyememişti!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediye başkanı, hemen yanındaki valinin hüngür hüngür ağladığını fark etti. Başını önüne eğdi, gözlerini kapatıp yutkundu. Duygularını dizginleyemiyordu, ağlamak üzereydi. Kendine hâkim olma çabasıyla dişlerini sıktı ve kabaran duygularını başka şekilde dışavurmaya çalışarak yanındaki askerlere uydu: Elini başına götürüp Mustafa Kemal Paşa’ya asker selâmı verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzik sesi halkın alkışları arasında eriyip gitmişti. Kendinden geçen kalabalık, tren son noktaya gelip de büyük bir gürültüyle durunca, biraz olsun sakinleşti, alkış sesleri azalmaya başladı. Zaten bandodaki müzisyenler de enstrümanları toplama vaktinin geldiğine karar vermişlerdi. Haykırmaktan sesi kısılan, el sallamaktan yorgun düşen topluluk sersem sepelek etrafına bakınıyor, hipnoz sonrası bungunluğuna benzeyen bu garip hâlden sıyrılmak için mücadele veriyordu. Mizaçları gereği çabuk toparlanan protokol heyetindekiler içinse zaman oldukça değerliydi. Bu yüzden derhâl tokalaşıp, gardan çıkmak için harekete geçtiler. Kısa sürede kendine gelen halk da aynı fikirdeydi tabii. Bu kadar kutlama kâfiydi; herkesin işi gücü vardı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Vali, katıla katıla ağlamaktan şişmiş gözlerini ovuşturup biraz ferahlayınca, çevresinde kimsenin olmadığını fark etti. Peronda bir başına kalmıştı. Onca insan nereye kayboldu, diye etrafına bakındı; İstasyon Caddesi’nden şehrin farklı sokaklarına dağılan kalabalığı gördü. Karmaşa esnasında dalgınlıkla dışarı çıkmış korumaları, gar önündeki insan selinde fıldır fıldır Vali Bey’i arayadursun, o az önce yaşadıklarını anlamlandırmaya uğraşıyordu, aptallaşmıştı. Şu düştüğü durum birilerinin kulağına giderse, rezil olacağından şüphesi yoktu. Endişe içinde gözlerini bir kez daha ovuşturdu, kimseye yokluğunu sezdirmemek için, koşar adımlarla garı terk etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lokomotiften inen makinist terlemişti. Bu şekilde şubat soğuğunu yemek istemediğinden, ortalarda göremediği hademeye seslendi. İsteksizce vagonun kapısına gelen hademe, Atatürk büstünü tekrar kucakladı, ağır ağır gara girdi. Koca heykeli taşıma işi hep ona düşüyordu; bel fıtığı kimsenin umurunda değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2007&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Arial;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-4776303974842117295?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/4776303974842117295/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=4776303974842117295' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/4776303974842117295'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/4776303974842117295'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/6-ubat.html' title='6 Şubat'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-1420017028868769683</id><published>2007-11-18T02:42:00.000+02:00</published><updated>2007-11-18T02:50:46.543+02:00</updated><title type='text'>Gömü</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;İlk defa yatağı ona böyle rahat geliyor. Ne son birkaç gecesini geçirdiği şu kuru toprak, ne de çocukluğundan beri değişmemiş yatağında; uykuya bu denli yaklaştığını hiç hissetmemişti. İlk kez, huzur içinde uyuyabileceğine inanıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Kendini bildi bileli geceyi sevmez. Sessizlik değildir onu rahatsız eden; kimsesi yoktur ki konuşacak. Ama lambayı söndürüp yatağına uzandığında, gecenin cini hemen başına üşüşür, kulağına bir şeyler fısıldar durur. Söylenenleri anlamaz adam; her gece kafasını kurcalayan, içini kemirenin ne olduğunu anlayamaz. Bu gece anlayacak. Şimdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Peşlerine düştü. Nedenini bilmiyor. Diğerleri gibi paraya pula mı tutuldu? Ya da maceraperestlik? Otuz küsur senelik hayatına haksızlık etmemek gerek. Serüven, zenginlik onu hiçbir zaman cezbetmedi. Gözünü yükseklere dikmedi hiç. Yine de düşmedi mi peşlerine?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Küçük şehirde haber çabucak yayılır. Hele böyle sıradışıysa. Olan bitenle ilgilenmezdi ya, bu sefer de kulak asmamıştı. Kentlerine konuk olan yabancının elindeki harita, yüzyıllardır yeni sahibini bekleyen hazine, altın, mücevher, değerli taşlar… Ağızlar usanmadan bunu konuşurken; o, duyduğu an unutmuştu. Hazine avına çıkacak bir ekip kuruluyormuş, ona ne? Eline fazladan on altın geçse, ertesi gün yine gündelik işleriyle meşgul olup kitaplarıyla oyalanmayacak, karanlıkla yatağa yollanıp yine uykusuz bir gece geçirmeyecek miydi?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Şimdi... Şimdi, gecenin cini yok. Acaba bu kez gelmeyecek mi? Yoksa oyun mu oynuyor? Uyuyayazdığında birden belirip yakasına yapışmak mı niyeti? Bunca senedir kurnazlık ettiğine hiç şahit olmadı. Belki de gelmeyecek. İlk defa uyumaya bu kadar yakın.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;O gün tan sökmeden ayaktaydı. Kapıyı çekti, çıktı. Kent meydanında, sabah ayazından korunabileceği kuytu bir duvar dibi bulup oturdu, beklemeye koyuldu. Define aramaya gönüllüler meydanda toplanacaktı; bir bir geldiler. Ellerinde kazma-kürek, sırtlarında azık. Güneşin ısısını hissettirmeye başladığı saatlerde ekip tamamlanmıştı. Vedalaşmalar, evde unutulanları telaşla yetiştiren eşler, umut dolu gözyaşlarının ardından yola koyulundu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Oturup onları izlediğinin farkına varmamıştı kimse. Gölgedeydi, çıt çıkarmıyordu. Üstelik güneş, sırtını dayadığı kısa duvarın arkasından yükselmiş, adamın bulunduğu yöne bakan gözleri kamaştırıyor, onu görmelerini engelliyordu. Şehirden ayrılanlarla geride kalanların arasındaki mesafe açılmaya başladığında adam da ayağa kalktı; onun da saçlarına, ensesine dokundu güneş. Usulca, define avcılarını takip etmesi gerektiğini söyleyen ayaklarını dinledi; peşlerine takıldı. Nedenini bilmiyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Haritada belirtilen noktaya vardıklarında güneş batmaktaydı. Sabahtan beri arkalarında yürüyen adamın farkına o zaman vardılar – varlığını hissettirmemekte üstüne yoktu doğrusu. İlkin sinirlendiler; yanında ne kazma-kürek ne yemek getirmişti. Yeterince yükleri yokmuş gibi, bir de bu deliye bakıcılık mı edeceklerdi? Fakat çok geçmeden, içlerinden adamı tanıyanlar çıktı, sorun yaratmayacağında hemfikirdiler; sinirler yatıştı. Zaten adam da verilen bir lokma ekmekle yetiniyor, kenarda ağzını açmadan bekliyordu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Diptekine ulaşmak sabır ister – çoğunluğunu delikanlıların oluşturduğu bu topluluğun yoksun olduğu bir erdem. Belki de isyanlarında haklıydılar. Haritanın her dediğini yapmışlardı ne de olsa: Haftada ancak birkaç yolcu ağırlayan taşlık yolun üçe ayrıldığı kavşaktan, karşıdaki tepeye doğru üç yüz adım, büyük kayanın dibi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;İlk iki gün yalnız eller çalıştı; kazdılar. Üçüncü günde sıra ağızlara gelmişti. Memnuniyetsizlik, yakınmalar, iğneleyici sözler derken define tamamen unutuldu, bu işi başlarına saran haritalı yabancıya yöneldiler. Üstüne yürüyor, küfürler edip onu yalancılıkla, şarlatanlıkla suçluyorlardı. Ellerin tekrar, ama bu sefer başka bir niyetle çalışmaya yakın olduğunu sezen yabancı canını zor kurtardı, arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Hevesi kursağında, öfkesi gözlerinde kalan topluluk da pılını pırtını toplayıp gün batmadan şehre varabilmek için derhal yola koyuldu. Gelirken peşlerinde yürüyen o garip adamı görmemişlerdi; varlığını hissettirmemekte üstüne yoktu ya, giderken de peşlerine takılmadığını fark etmediler. Bir başına, orada kalmıştı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Şimdi... Şimdi uyuyacak gibi. Hissedebiliyor. Daha önce de uyumuştu elbette; fakat hep bir gözü açık, sıkıntılı, keyifsiz. Hiç derin uyuyabilmiş miydi, hatırlamıyor. Hele şu kuru toprakta yatmaya başladığından beri kâbusları iyice şiddetlendi, uyku nedir unuttu. Gözlerini yummaya dahi korkar oldu. Şimdiyse derine dalacak gibi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Bir başına kalınca o ıssız yerde, neden buradayım, diye kendine sormadı. Pes edenlerin ufuk çizgisinde kayboluşunu izlerken, güneşte ışıl ışıl parlayan alet-edevatlarını hâlâ seçebiliyordu. İleride uzanan belli belirsiz bu yol, üç uçlu kavşak, yanıbaşındaki koca kaya, toprak, kum ve yiten umutların göstergesi, ilkinden sonuncusuna dek, derinliği gittikçe azalan onca çukur. Bu hareketsizliğin, ölü bütünlüğün bir parçası gibi, nefes almadan dikiliyordu. Gelip de dönmediyse, evine dönmeyi seçmediyse bir amacı vardı – ne olduğunu bilmediği.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Kazacaktı… Ama neyle? Etrafına baktı. Her şeyi toplayıp götürmüşlerdi. Kazma-kürek, çok uzaklarda parıldayan birer yıldızdı artık. Sonra ellerine baktı. Parmakları, tırnakları yerli yerindeydi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Toprağın önünde diz çöktü, başını eğdi. Çok zordu başlamak, ellerini hareket ettirmek ne de güçtü. Uzun süre bu şekilde kaldı, belki birkaç saat. Sonra derin nefes almaya başladı; ağır ağır, göğsünü şişire şişire. Bedeni, o ölü bütünlüğün parçası olma fikrinden pek hoşlanmamıştı anlaşılan; karşı koyuyordu. Kolları oynadı sonunda, dirseklerinin kilidi çözüldü. Elleri toprağa daldı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Kazdı. Hâlâ da kazıyor, durmadan. Gerçi ilk günleri atlatmak kolay değildi. Toprağın sert yüzeyi derisini tahriş ediyor, ufak taşlar ellerini çizip kanatıyordu. Mosmor olmuştu içi kum dolan tırnakları. Toprağı her eşeleyişi, avucuna doldurup yana her fırlatışı yeni bir işkenceydi. Sert, aşamayacağı bir taşa rastladığındaysa - ki her seferinde, er ya da geç rastlıyor - dizleri üzerinde yarım metre yana kayıp sıfırdan başlıyordu kazmaya.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Üstelik rüzgâr da pek uysal değildi. Öyle haşince esiyordu ki bazen, kumdan kırbacı adamın bedeninde şiddetle şaklıyordu. Kimi zaman da hafif hafif esip adamın her yanını sarıyor, göz kapaklarını, burun deliklerini aşıp daha yakın temasa geçmeye çalışıyordu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Sonra, güneş vardı. Önceden de vardı ya, o zamanlar şu anki gibi düşman değildi. Böyle kavurmuyor, başını döndürecek kadar hiddetle çarpmıyordu. Ona hiç yüz vermeyen, bakışlarını bir saniye bile göğe çevirmeyen adama sinirlenmişti herhalde. Ama neden baksındı ki göğe? Aradığı ayaklarının dibindeyken neden ukalâlık etsindi?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Hepsi bir tarafa, aç, susuzdu. Bu soruna derhal çözüm bulmazsa ya geri dönmesi gerekecek ya da oracıkta ölecekti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Toprak, yılışık rüzgârdan da, ulaşılmaz ve kibirli güneşten de daha anlayışlıdır. Adamın ellerini yara bere içinde bırakan oydu belki; fakat yaraları iyileştiren de yine o oldu. Çok geçmeden derisi de toprak gibi sertleşmeye, nasır tutmaya başladı. Acıyı hissetmiyordu artık. Uyum sağlamıştı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Açlık ve susuzluk derdine de çare buldu adam. Toprağı eşelerken parmaklarına takılan iri böcekleri, solucanları yiyordu. Yediğinin farkına biraz geç vardı gerçi, şaşırmıştı; ama sonra, bunda iğrenilecek ne var ki, diye düşündü - toprak kabul ediyordu da o etmeyecek miydi yani?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Hayatî sorunlar ortadan kalkınca devam etmesi için bir engel de kalmadı. İşte, haftalardır burada. Kazıyor. Tek yaptığı bu; dizleri üstünde çömelmiş vaziyette eşelemek, kazımak, kazmak. Gece olup bitkin düştüğündeyse kendini arkaya doğru bırakıveriyor. Ayağa kalkarsa topraktan uzak kalacak, bundan çekiniyor belki.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Günler geçtikçe vücudu da değişti, başkalaştı. Cildi kızgın güneş, rüzgâr ve toprakla haşır neşir olmaktan koyuldu, zırhlaştı. Kamburlaşan bedeni, böcek ve solucan diyetinin belirgin kıldığı kemiklerinin de etkisiyle, belden omuzlara doğru genişleyen garip bir hâle büründü. Her nefes alıp verişinde, boğazından çıkan hırıltılar eşliğinde kabarıp inen, kambur bir gövde; bu çelimsiz, bitkin görünen vücudun iki yanında, ayrıksı duran, kuvvetli ve uzun kollar; kolların ucunda da iri birer pençe. Benzerine rastlanmamış, böceğimsi bir hayvan sanki.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Buraya geldi geleli, gecenin cini de gaddarlaştı. Birkaç dakika uyumayı başarsa, kan ter içinde uyanıyor. Yere uzandığı an kulakları uğuldamaya, başı zonklamaya başlıyor. Devam etmesini söylüyor sanki toprak, soluklanmadan kazması için zorluyor. O da toprağı dinleyip yorgun düşmüş bedenine, zihnine karşı durmaya çalışıyor, gücü yettiğince. Gözlerini kapamaya dahi korkar oldu. Oysa şimdi…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Şimdi uyuyacak.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Gömüldükçe gömülüyor yatağında. Uyku tüm bedenini sardı, içeri nüfuz ediyor. Ağırlaşıyor, batıyor adam. Kum, çakıl taşı, kil, kemik, kaya… Hiçbiri durduramıyor onu. Elleriyle ulaşamadığı kadar derine indi bile. Ay yitti, yıldızlar kayboldu. Tepesini örttü toprak. Artık her yer karanlık. Yalnız, ötede ufak bir ışık beliriyor şimdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Kendini loş bir mekânda buluyor. Etrafındakileri seçemediğinden, ışığın kaynağına doğru yöneliyor. Ağır ağır, tedirgin atıyor adımlarını; neye, nereye bastığını göremeden yürümek çok zor.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Yaklaştıkça, çevresi şekillenmeye başlıyor: Dar, yüksek tavanlı bir odada. Yürüdükçe, etrafındaki raflar gözüne çarpıyor. Bir tarafta dizili sayısız şişe, bir tarafta yığılı kağıtlar, kitaplar. Anlıyor; oda bir Ortaçağ simyacısına ait.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Sonunda ışığın kaynağına ulaşıyor. Genişçe bir masanın ucunda yanan titrek bir mum bu. Simyacının mumu. Artık kendini tüketmiş, bitmek üzere. Sonra mum ışığının boyadığı taş duvarlara kayıyor gözü. Onlara dokunmak, onları hissetmek istiyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Taş duvar soğuk, irkiliyor. Elini hızla geri çekip yüzünü gölgeden yana çeviriyor adam. Ateş yok oluyor; zifirî karanlık her yanı sarıyor. Uyku varlığını tekrar hatırlatıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Gömüldükçe gömülüyor yatağına. Uyku, vücudunun her hücresini fethetti. Artık bir oldular, yoğunlar. Toprak tutmuyor, tutamıyor onları. Daha da derine iniyor adam, aşağıya.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Bu defa her yer aydınlık. Beyaz taşlardan, parlak mermerlerden yansıyan ışık gözünü alıyor. Güçlükle açtığı göz kapaklarının arasından çevreyi incelemeye çalışırken, bir Antik Yunan tapınağında olduğunu fark ediyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style=""&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Tapınağın ortasında küçük bir sundurma var. Kanla kutsanmış bu mermere elini sürmeye korkuyor adam, az ötedeki heykellere yöneliyor. Usta ellerden çıktıkları açık, hepsini teker teker süzüyor. Ayrı bedenlere kazınmış her çehrede aynı asalet saklı, hayran kalmamak mümkün değil. Sonra yapıyı çevreleyen sütunlar çıkıyor karşısına. Heybetliler; ama bu, dibi boylamalarına engel teşkil etmemiş. Ne ötede dikilen heykeller kalabilmiş yüzeyde, ne de simyacının odası. Türdeşleri, bir dünyanın üzerine bir yenisini kurmuş. Evlerini eskilerin üstüne inşa ede ede yükselmişler ve yükselmeye de devam edecekler, ta ki soluyacak havaları kalmayana dek. Bu taşlar da tıpkı insanlarınki gibi mezarlarda yatıyor, sadece mezar taşları yok.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Adam gözlerini tekrar kapattığında, tapınak kaybolup gidiyor; yine uykuyla baş başa. Artık toprak da kapılarını daha gönüllü açıyor. İçine girmesinden, derine inmesinden memnun.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Gömüldükçe gömülürse daha, dipte ölüm var, bunu biliyor. Bilmediği, buraya gelmekteki, böyle derinlere inmekteki amacı. Şu âna dek, onu ilgilendiren bu amaç değil, amaca ulaşmak için yaptığıydı. Varacağı noktayı düşünmeden, sadece yolun kendisine odaklanmıştı. Şimdiyse, ölümün kapısına kadar dayandı, misafirperver ölümün.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Sabırlı ev sahibi köşesinden onu çağırıyor işte. Cevabın bende, diye fısıldıyor kulağına. Sesi öyle tatlı, öyle şefkat dolu ki; adam ağır ağır ilerliyor ölümün kucağına doğru. Yaklaştıkça ses güçleniyor. Hoşgeldin, diyor, aradığını bende bulabilirsin... Kucağını açmış bekliyor ölüm. Adam gömüldükçe şenleniyor sesi. Şarkılar, türküler söylüyor. Zaferi, kutlu sonu müjdeliyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;“Son mu?” diye soruyor adam kendi kendine. Ve kendine sorduğu an duraksıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;İlk defa tereddüt ediyor. Aradığı basit bir ölüm müydü? O halde buralara kadar neden geldi ki? Niçin indi ki dibe? Hayır, daha aşağı inmek istemiyor artık. Ama yukarı da çıkamaz. Evine geri mi dönecek? Hâlâ bir evi var mı?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Ne aşağı, ne de yukarı gidebilir öyleyse.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Belki yola çıkmak için yola çıkmıştı, ama sonunda yolculuğu bir anlama kavuştu. Şimdi hissedebiliyor; dibe kendisi için inmedi. Çektiği onca sıkıntı, tattığı onca acı, hepsi de yeni kavradığı tek bir gaye uğrunaydı: Toprağın altında adsız yatan taşın mezar taşı olmak.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Onu iştahla yanına çağıran ölümü kandıracak. Ölümün adam için hazırladığını sandığı bu mezar, asırlardır uyuyan taşların yaşam kaynağına dönüşecek. İlk ve son kez, gerçekten bir işe yaramanın sonsuz hazzını duyuyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Daha fazla sabredemeyecek. Artık yayılmak istiyor mezarında. Uykuyla yoğunlaşan hücreleri birbirinden ayrılıyor. Ayrışıyor, çözünüyor adam. Ve akışkanlaşıyor, her boşluğu kendiyle doldurabilecek kadar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Yok olacak. Var edebilmek için. Unutulacak. Tekrar tekrar keşfettirmek için.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Şimdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 150%;" align="center"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;font-family:Helvetica;" &gt;***&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: center; line-height: 150%;" align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;b style=""&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Suyun kenarına oturmuş son hazırlıklarını yapan dalgıç düşünceli.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Garip bir yer burası. Az ötedeki çatallı yol dışında hiçbir hayat belirtisi yok. Ve su, tüm bu ölü bütünlüğün ortasında bir çöl gülü gibi açıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Bu uçsuz bucaksız yarı-çöl arazinin kalbinde, bir gölet var. Nasıl oluştuğu, içinin nasıl dolduğu ya da neden kurumadığı meçhul.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;İnsanların, sağlıklarına yeniden kavuşmak için umut bağladıkları bu mürekkep mavisi suya “Mezar Gölü” demeleri, biraz gülünç kaçabilir. Ancak buraya gelip de, suyun hemen başında yükselen şu koca kayayı görünce, verilen ismin ne kadar doğru bir seçim olduğu anlaşılıyor. Boylu boyunca uzanan kıpırtısız gölet ve başına dikili koca taş, yıllar önce buraya gömülmüş bir devin mezarını andırmakta.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Dalgıç, göletin öbür ucundaki kayaya bakmaktan kendini alamıyor. Suyun ufak bir oyunu bu. Güneş ışınlarını yansıtıp kayanın üstüne düşürdüğü için, kaya yoldan geçenlere uzaktaki bir yıldız gibi parıldıyor ve fark edilmesi için suya yardım ediyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Hazırlıklarını çoktan tamamlayan dalgıç, sonunda etrafıyla ilgilenmeyi kesip kendini ılık suya bırakıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Aslında geç bile kalınmıştı. Suyun ünü yıllardır kulaktan kulağa dolaşsa da bilimadamları kulak tıkıyordu. Oysa hastalığına şifa bulduğunu iddia eden onca insan vardı ortada; hepsi de yalan söyleyemezdi ya…&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Çevre kasabalardan, hatta şehirlerden suyun kerametini duyan, son bir umutla bu kurak topraklara geliyordu. Bir akıllının çıkıp da burayı bir turizm merkezine çevirmesi an meselesiydi. Durum böyle olunca, bilimadamları da muhafazakârlığı bir kenara bırakıp göleti özel kılanın ne olduğunu araştırmaya karar verdiler. Sudan örnekler alınacak, göletin dibinde ne tür taşlar olduğu öğrenilecekti.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;Ağır ağır yüzen dalgıç, karanlık suları sevmese de şu an kendini iyi hissediyor. Taş numuneleri toplamak için dibine doğru ilerlediği bu ılık sıvıda bir hafiflik var - elinde olsa, içerde saatlerce kalırdı. Öyle ki, fenerini açmayı unuttuğunu biraz yüzdükten sonra fark ediyor. Göletin tahmininden daha derin olmasına şaşkın, fenerini yakıp merakla dibe doğrultuyor: Işık, bu defa yüzeydeki koca kayayı değil, dipteki Ortaçağ harabelerini aydınlatıyor.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2006-2007&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:Helvetica;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-1420017028868769683?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/1420017028868769683/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=1420017028868769683' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/1420017028868769683'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/1420017028868769683'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/gm.html' title='Gömü'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-4265043387540199628</id><published>2007-11-17T19:40:00.000+02:00</published><updated>2007-11-17T20:05:22.113+02:00</updated><title type='text'>İntihar Yazısı</title><content type='html'>&lt;img style="margin: 0pt 0pt 10px 20px; float: right; cursor: pointer; width:180px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_3nw5jUP_P3I/Rz8r7VQ11JI/AAAAAAAAACo/y5Fkgab4Ba0/s320/kalem.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5133870398545712274" border="0" /&gt;Elimdeki kalemi öldürmek için yazıyorum bu yazıyı. Mürekkebi bitti bitecek, son demlerini yaşıyor. Yazdıklarını&lt;span style="color:black;"&gt; okuyan biri belki bunu anlayamayabilir; ama ben hissediyorum. Arabada bir terslik olduğunda bunu ilk şoförü fark eder ya, biraz ona benziyor işte.&lt;/span&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;Önce, onu daha fazla yormaktan vazgeçip bu haliyle diğer kalemlerin arasında bıraksam mı ki, diye düşündüm. Ancak emekliliğe ayrılıp ötekilerin yanında bir sığıntı gibi, hiçbir şey yapmadan yaşamını sürdürmeyi gururuna yediremeyeceği açıktı. Henüz yazabilecek güce sahip olduğundan, onu öylece çöpe atmayı da ben istemiyordum. Böylesi bir davranış, kaleme hakaret etmek olurdu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;Ben de çareyi bu intihar yazısını yazmakta buldum. Kalem yazdıkça tükenecek, tükenmek için yazacaktı.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:black;"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(17, 17, 17);"&gt;Hâlbuki adına tükenmez kalem diyorlar. Yalan. Benim tükenmez kalemlerimin ömrü, kurşun kalemleriminkinden bile kısa olabiliyor. İtiraf ediyorum; küçükken çok tükenmez kalem öldürdüm. Basmalı olanların içini açmak gibi bir zevkim var. Her kalemimin içini, bir kereliğine de olsa görmek isterim. Biraz tecrübesizlikten, biraz da umursamazlıktan, çocuk yaşta gerçekleştirdiğim kalem ameliyatları faciayla sonuçlanabiliyordu. Hastanın içini açıp tekrar kapamayı beceremeyen bir cerrah gibi; ya yayını kaybeder ya da mekanizmasını doğru şekilde yerleştiremediğim için kalemi çalışmaz halde kapatır, aldığım yere bırakıp olay mahallinden sessizce uzaklaşırdım. Büyüdükçe ameliyatlarım başarılı geçmeye başladı. Bugün, hasta için en ufak risk teşkil etmiyorlar.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(17, 17, 17);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(178, 178, 178);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(41, 41, 41);"&gt;Yaklaşık bir sene önce, tren garında dergilere bakınırken buldum bu kalemi. Sahibi bir şey not etmek için çıkardı, sonra da koyduğu rafın üzerinde unutup gitti herhalde, diye düşünmüştüm o gün. Şimdilerdeyse sahibinin, kalemin şu an yüzleşmekte olduğum trajik sonunu o günden sezerek korkmuş ve bu acı olaya göğüs geremeyeceğine inanarak, yeni sahibini bulması için kalemi oraya bırakıp kaçmış olma ihtimali üzerinde duruyorum. İyi hatırlıyorum o günü; raflardaki müzik dergileri arasında gözüme takılmıştı, şöyle bir etrafı kolaçan edip kalemi cebime atmıştım. Siyah bir tükenmez kalemdi. Uzun süredir maviyle yazdığımdan, benim için önemli bir değişiklik olacaktı bu. Sevinmiştim.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(41, 41, 41);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;Evet, fark ettirmemeye çalışsan da, artık kuvvetini iyice yitirdiğin belli oluyor. O en ucunda dönüp duran, mürekkebe bulanmış küre kayganlığını yitirdi. Kâğıdın canını acıtarak yazmaya başladın. Şu an yazdığım, kâğıtla aranızda geçen bir aşk hikâyesi olsaydı; bu noktada, kâğıdın şunu söylemesi uygun olabilirdi: &lt;i style=""&gt;Artık birbirimize zarar vermeye başladığımıza inanıyorum, ayrılalım...&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(51, 51, 51);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(77, 77, 77);"&gt;Seninle neler yazdığımı düşününce, aklıma çok da kayda değer bir şey gelmiyor. Asla gözdem olmadığın, sen de biliyorsun. Pek önem vermediklerimi yazdım seninle: ders notları, ufak ayrıntılar, fikirler… Yanlış anlama, haksızlık etmek istemem. Sonuçta ders kalemi olmak cefakârlık isteyen bir iş. Sen tüm o stresli, sıkıcı dakikalara hiç sesini çıkarmadan katlandın. Gerçi sanırım, kimi sınavlarda senin yerine “güzel kalem”imi kullanmam gücüne gitti; affedersin. Gel gör ki, insan biraz değişiklik istiyor. Ayrıca, özellikle son dönemlerinde, pes edeceğin zamanı kestiremediğim için kendimi riske atamıyordum. Yazının ortasında tükeniverirsen kalem değiştirmem gerekecekti, ben de bir yazıyı iki farklı kalemle yazmasını sevmem - yazıyı karaktersizleştirdiğini düşünürüm nedense. Sınavda yazdıklarının neresi karakterli ki, diyorsundur; haksız sayılmazsın.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(77, 77, 77);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(77, 77, 77);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(95, 95, 95);"&gt;O “güzel kalem”imi her zaman düşman belledin. Seni anlıyorum. Tüm ağır işleri sana yaptırıyor; ne zaman zevk alarak, önem verdiğim bir yazı yazacak olsam onu tercih ediyordum. Çalışmadığı zamanlar, burnu bir karış havada, alaycı bir ifadeyle köşesinden seni izlediğinin de farkındayım; fakat söz konusu “güzel kalem” olunca, bu kibirli tavırları göz ardı ediyor insan.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(95, 95, 95);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color:gray;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(119, 119, 119);"&gt;Aslında o “güzel kalem”lere de çok yüklenmemek gerek. Onların da kendilerine has, mühim sorunları var. Mesela birçoğu, daha doğar doğmaz yalnız kalmaya mahkûm ediliyor. Sünnet olan bir çocuğa ya da yazma alışkanlığı edinmemiş bir adama hediye edildiklerinde, bir kez bile kutularından dışarı çıkamadan, içlerindeki mürekkep olduğu yerde kuruyana dek ölümü bekliyorlar. Damarlarında ağır ağır pıhtılaşan kanı hissetmekten daha korkunç ne olabilir?&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(119, 119, 119);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(119, 119, 119);"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(119, 119, 119);"&gt;Anlayacağın; senin son nefesini çalışırken - bir nevî sahnede - vermen, oldukça şerefli bir ölüm. Üstüne üstlük, vefat ettiğinde arkanda bırakacağın tonlarca harf olacak. Bir iz bırakarak ayrılacaksın bu dünyadan.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(119, 119, 119);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color:gray;"&gt;Sanırım, yavaş yavaş o sözüne ettiğim şeref verici ana yaklaşıyoruz... Her kalemin bir hayali vardır. Seninkisi neydi, merak ediyorum. Bir memurun sabahtan akşama dek çalışıp kısa sürede miadını tamamlayan masabaşı kalemi mi olmak isterdin, yoksa astronotların yerçekimsiz ortamda tepetaklak yazabildiği kalemlerden mi? Proust’un kalemi olmak nasıl bir duygudur acaba?&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(150, 150, 150);"&gt; Bir ilkokul öğrencisinin kullandığı, ona yazmayı öğreten ilk kalem olmak – gerçi o işe kurşun kalemler bakıyor. Bilmiyorum, belki de reenkarnasyona inanıyorsundur. Bakarsın, 3. Dünya Savaşı’nı bitiren imzayı atan kalem sen olursun. Naaşın müzelerde sergilenir “İşte …’nın o imzayı atarken kullandığı kalem.” diye. Gururun okşanmaz mı? Öldükten sonra, adına bir mozole inşâ edilmesinden nasıl gurur duyacaksın, o da ayrı bir konu.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(150, 150, 150);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="color: rgb(178, 178, 178);"&gt;Görüyorum ki ayrılma vakti geldi çattı. Ben kalıcıyım, sen gidicisin. Açık konuşayım: Sen gidince hemen yerine bir başkası gelecek. Ama sanma ki seni özlemeyeceğim. En azından bir iki gün, elim yeni tükenmez kalemimi yadırgayacak, vakit alacak alışmam. Taş kalpli sanma sakın beni. Bu dünyadan göçüp gitmene elbette üzülüyorum. Birlikte geçirdiğimiz onca zamanı bir çırpıda unutmam mümkün değil. Aslına bakarsan; vedalaşmadan önce sana söylemem gereken son bir şey var. &lt;/span&gt;&lt;span style="color:silver;"&gt;Hiçbir zaman itiraf edecek gücü kendimde bulamamış olsam da bunu şimdi söylemek istiyorum: Seni her zaman o “güzel kalem”imden daha&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(221, 221, 221);"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(209, 209, 209);"&gt;çok se&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2005&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; line-height: 150%;"&gt;(Kitap-lık, Kasım 2006 sayısında da yayınlanmıştır)&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(215, 215, 215);"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-4265043387540199628?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/4265043387540199628/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=4265043387540199628' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/4265043387540199628'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/4265043387540199628'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/intihar-yazs.html' title='İntihar Yazısı'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_3nw5jUP_P3I/Rz8r7VQ11JI/AAAAAAAAACo/y5Fkgab4Ba0/s72-c/kalem.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-8285980435393899296</id><published>2007-11-17T19:32:00.001+02:00</published><updated>2007-11-22T15:49:47.735+02:00</updated><title type='text'>Tanıdık</title><content type='html'>&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_3nw5jUP_P3I/R0WIolQ11OI/AAAAAAAAADQ/UC-ZvKCvRRo/s400/0_61_shadow.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5135661180864812258" /&gt;&lt;p&gt;Yapacak hiçbir şeyin yok. Dudaklarında, varlığının farkına şu an vardığın, yapmacık bir tebessümle öylece dikiliyorsun. Karşında, gözünün içine baka baka, susmaksızın konuşan bir kadın var. Bu ne kadardır böyle, farkında bile değilsin. Birkaç saniye mi, birkaç dakika mı? Ağzını açamazsın ki. Kadının ne ismini hatırlıyorsun, ne de kim olduğunu.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;Ama adı kesin Yonca’dır… Ailesi o ismi beğendi de kızlarını Yonca olmaya uygun biçimde mi yetiştirdi acaba? Belki de doğduğunda adını Müge koydular, aradan yıllar geçip Müge’nin tam bir Yonca olduğu anlaşılınca ismini değiştirmek zorunda kaldılar. Öyle idiyse, nüfus memuru hiç sorun çıkarmamıştır. Hatta gülümsemiş, sitemkâr bir ses tonuyla, geç bile kaldınız demiştir. Gerçi belli de olmaz. Yeni doğan ağabeyimin nüfus kayıt işlemleri sırasında, binbir türlü dilbazlıkla babamları kandırıp çocuğa kendi dedesinin adını verdiren kurnaz nüfus memuruna rastladılarsa işleri zorlaşmış olabilir. Öte yandan, aynı nüfus memuru, kızlarına Yonca’dan başka bir isim koyamayacakları konusunda aileyi ikna etmiş de olabilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Zaten işini severek yapan bir nüfus memurunun bir şarap eksperinden pek farkı olmuyor. Tanımadıkları bir kimsenin adını, yaşını, doğum yerini bir bakışta tahmin ediveriyorlar. Hatta belirli bir seviyeye ulaştıklarında, seçtikleri bir dala yönelip o dalda uzmanlaşıyorlarmış. Tıp konusuyla alakadar bir nüfus memuru, kişinin hangi hastanede doğduğunu anlayabilirken; psikanalize gönül vermiş bir diğeri, ebeveynlerin çocuklarına koydukları adın arkasında yatan gerçekleri açığa çıkarabiliyor. “Hegel”ci nüfus memurlarıyla “Hume”cu nüfus memurları arasında yıllardır süregelen ünlü tartışmalara değinmeye gerek dahi yok.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Ne yazık ki, sen böyle bir beceriye sahip değilsin. Tamam, kadının adının Yonca olduğunu tahmin ettin, ama emin olmazsın ki. Ayrıca ismini bilmen, kim olduğunu anımsamana yardımcı olmuyor. Yani yanılıyor da olabilirsin. Sana anlattıklarını dinlesen, dinleyebilsen, belki de kimliği açığa çıkacak… Kulağındaki küpeler buna izin vermiyor ki! Bir de Yonca’nın yanında duran kız. Neyse, ona bakma da ayıp olmasın… Çirkin, kocaman küpeler. Yonca’nın ağızdan çıkan her kelimeyle bir ileri bir geri sallanıp duruyorlar. İleri…geri…ileri…geri… Kadınların böyle büyük küpeler takarak erkekler üzerinde bir çeşit hipnotizma etkisi yarattıklarını, dediklerini dinlemek yerine o çirkin şeylere bakakalan erkeklere isteklerini kolayca kabul ettirdiklerini bir yerlerde okumamış mıydın? İleri…geri…ileri…geri… Kendine gel! Neden takarsınız ki o küperleri? Hâlbuki takısız bir kulak çok daha hoş görünür. Surata, dudaklara, gözlere toplanacak dikkati dağıtıp o kıkırdağa çekmenin ne âlemi var?&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Bak, yandaki kız küpe takmamış. Güzel kız. Nasıl da sana bakıyor! Yonca’yı tanıyamamış olduğunu sezdi mi acaba? Kesin anlamıştır. Ondan bir şey kaçar mı hiç? Hem güzel, hem akıllı… O kadar akıllı ki, yüzüne bakıp ismini tahmin etmenin imkânı yok. Bazısının hangi takımı tuttuğu bile bellidir suratından. Oysa bu kız farklı… Elif değildir. Serap kesinlikle olamaz… Yonca denen meymenetsiz kadın, karşılaştığınızda sizi tanıştırma inceliğini göstermiş olsaydı, ismini tahmin etmek için böyle kıvranıp durmayacaktın. Bu düşüncesizlik değil de ne? Densiz, ne olacak! Nezaketen, yanındaki kişiyi takdim etmesi gerekirdi. “Bak bu arkadaşım Sezgi.” Sezgi mi? Yok artık!&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Bir ailenin, çocuklarına klozete işemekten sonra ilk öğretmesi gereken şey budur oysa: Birbirini tanımayan iki tanıdığının tanışmasına yardımcı olmak. O halde asıl suç anne babasında. Çocuklarına bunu öğretemedilerse kim bilir onlar ne kadar düşüncesiz insanlardır… Yoksa bu Yonca, Hakkı Amcaların kızı mı? Sîmâen de andırıyor. Neden olmasın? Geçen kurban bayramında, babanlar kibarlık edip adama koca bir koyun budu yollamamış mıydı? Hakkı Bey de, sağolsun, tabak içi boş şekilde iade edilmez diye düşünmüştü. Ne ince bir düşünce! Tabağa koyacak hiçbir şey bulamayınca, yediği buttan arta kalan kemikleri iyice sıyırmış, özenle tabağa yerleştirip babanların kapısını çalmıştı. “Kaynatır, et suyuna çorba yaparsınız artık.” diye de eklemişti pişkin pişkin. Böyle adamın böyle kızı olur işte! Tamamdır. Bir sorunu daha çözdüm. Zeki adamım vesselâm. Gerçi, Hakkı Amca’nın kızı var mıydı ki? Yoktu galiba… Bir oğlu vardı… Arkeoloji okumuştu. Sonra da dinozor kemikleriyle ilgili bir araştırma için Amerika’ya gitti…&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Onu bırak da, yanda duran kız hakikaten güzel. Başka bir güzellik bu. Daha önce karşılaşmadığın, belki bir daha da hiç rastlayamayacağın türde bir güzellik. Az önce şöyle bir bacaklarına baktığını fark etti mi ki? Etmez olur mu? Kimden bahsettiğini, karşında kimin olduğunu bir daha düşün istersen. Elbette her şeyin farkında o. Meraklanma, hoşuna da gitti bacaklarına bakmış olman. Beğenildiğini bilmek ona haz verir. Öyle saçma sapan ahlâk kurallarını kafasına takmaz. Ayrıca, eğer rahatsız olsa belli ederdi. İkiniz arasında bu tür önemsiz meseleler sorun yaratmaz. Bir bakışıyla sezdirirdi sana. “Burası bana bakman için uygun değil. Daha yalnız olacağımız bir yerde, elimi tutup bana istediğince bakabileceğin bir yerde…” diye fısıldardı gözleri. Açık olan bir şey var; sen bu kızı sevebilirsin, hem de çok. Asıl güzel olansa; o da seni sevebilir.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Aklında o var. Yonca’yı dinliyormuş gibi görünmek için “hımm”, “humm” gibi acayip sesler çıkarıyorsun sadece. Zaten dinlemesini hiç beceremezsin ki. Ama bu senin kabahatin değil. Yıllarca insanları dinlemeye çalıştın, elinden geleni ardına koymadın. Oysa her konuşanın kendine has bir dinlenme arzusu vardı. Bir tanesini hiç gıkını çıkarmadan, pür dikkat dinledin; sinirlenip “Ne o, anlattıklarım hiç ilgini çekmedi galiba!” diye çıkıştı. Dersini almıştın. Bu sefer, bir başkasını dinlediğinde, ilgili olduğunu göstermek için aralara “anladım”ları, “ya!”ları, “ee?”leri sokuşturmaya çalıştın. “İki dakika sus da lafımı dinle!” dedi. Artık bir şey anlatıldığında, ne şekilde dinlemen gerektiğini düşünmekten karşıdakini duyamaz hâle gelmiştin. Olmuyordu. Ama yılmakta, dinleme konusunda özgüvenini kaybetmekte haklısın. Suç sende değil, konuşanlarda.&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p&gt;Şu Yonca denen nursuz kadının anlattıkları da önemli olmasa gerek. Dinleme çabanı hak etmeyecek lakırdılardır muhakkak. Onu bırak da, yandaki kız hakikaten güzel. Baksana, o da sonunda Yonca’nın attığı tirada olan ilgisini kaybetmiş. Bir etrafına, bir tırnaklarına bakıyor. Her hareketinde bir asâlet, bir incelik gizli. Daha da önemlisi, seni sen olduğun için seviyor. Hiçbir şey umurunuzda değil. Aynı arzuyu paylaşıyorsunuz: Bir olmak, bir arada olmak. Fakat bunu başarmak için etrafınızda, size gölge yapacak fazlalıklardan kurtulmanız şart. Arınmalı, sıyrılmalısınız. İkiniz de biliyorsunuz; aranızda duran, aranıza giren, sizi ayrı tutmak için elinden geleni yapan, susmayan Yonca’nın orda olması için hiçbir neden yok. Orada, böyle asil bir duyguyla bütünleşmiş iki insanın yanıbaşında durma hakkına sahip değil Yonca. En az senin kadar, yandaki kız da farkında bunun. Zaten düşüncelerinizi, hislerinizi paylaşmak için birbirinize bakmanıza bile gerek yok. Teksiniz siz, yeksiniz. Hep öyle olmuştunuz. Beyniniz, kalbiniz bir. Ebedî saadete ulaşmanız için tek gereken, Yonca’nın gitmesi, yok olması. Cesursunuz da. Aşkınız için kimi toplum kurallarını çiğnemekten, kabalık yapmaktan çekinecek değilsiniz elbette. Git diyeceksiniz Yonca’ya. Gölge etme, başka ihsan istemeyiz. Ha sen söylemişsin, ha yandaki kız. Diyeceksiniz işte. Ama onun sana olan sevgisi, senin ona beslediğin sonsuz aşktan bile büyük. Böyle bir fedakârlığı senin için seve seve yapar, Yonca’yı yanınızdan def edecek cümleleri sarf eder. Edecek de. Bak, gözlerini tırnaklarından ayırdı, önce sana, ardından da Yonca’ya çevirdi. Bir şeyler söylemeye hazırlanıyor, yüzünden belli. Ne kadar kusursuz, ne kadar soylu bir yüz… O güzel dudaklarındaki ufak kıpırtıları seziyorsun. Söyleyecek. Her şey o an bitecek ve her şey o an başlayacak. Kadere inanmazdın, artık inanıyorsun. İşte ağız açıldı. Düğüm çözülüyor. Kelimeler, o sihirli kelimeler bir bir dökülüyor dudaklardan. Hadi ama Zeynep çok sıkıldım, gidelim artık, diyor orospu.&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p style="text-align: left;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;2004&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-8285980435393899296?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/8285980435393899296/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=8285980435393899296' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/8285980435393899296'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/8285980435393899296'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/tandk_17.html' title='Tanıdık'/><author><name>Melik Saraçoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/07881252043485938534</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_3nw5jUP_P3I/R0WIolQ11OI/AAAAAAAAADQ/UC-ZvKCvRRo/s72-c/0_61_shadow.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-3737486983615801441</id><published>2007-11-16T23:00:00.000+02:00</published><updated>2007-11-16T22:27:28.014+02:00</updated><title type='text'>Tanpınar'a Açık Mektup</title><content type='html'>Ahmet Hamdi Bey,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrünüzün son, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;som&lt;/span&gt;, baharında, neyse ki birkaç defa görme fırsatı bulduğunuz bu şehirde, doruklarında gezindiğiniz dil ile yazıyorum size.&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.turkedebiyat.net/ahmet%20hamdi%20tanp%C4%B1nar.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 100px;" src="http://www.turkedebiyat.net/ahmet%20hamdi%20tanp%C4%B1nar.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt; Ben bir &lt;span style="font-style:italic;"&gt;filmoloji&lt;/span&gt; öğrencisiyim. Filim kütüphanesindeki dosyaları karıştırırken bundan tam 50 yıl önce şubat ayında dünya filmoloji kongresi vesilesiyle Türkiye âzâsı olarak &lt;span style="font-style:italic;"&gt;bura&lt;/span&gt;ya gelmiş olduğunuzu öğrendim. Okuduklarıma &lt;br /&gt;bakılırsa Sorbonne’daki toplantılarda “bir duygu mecrası olarak sinema” üzerine tezlerini sunanlar olmuş; sizin adınızı işitince aklıma Bergson geldiğinden, sizin de yaşama büyük bir evet deyişin izinde bu yaklaşımı benimseyeceğinizi sanırdım; yanılıyormuşum. Kongrenin zabıtlarını tozlu raflardan indirip karıştırınca gördüm ki geldiğiniz 2CV’lü, DS’li o harîkûlâde şehirde esen varoluşçuluk rüzgârını berinize almış, anlaşılan 1953’teki uzun Avrupa seyahatinizin dönüşünde memlekete götürdüğünüz iki kasa kitabın arasında yer alan Camus ve Sartre eserlerinden dem vuruyorsunuz. “Varlık ve Hiçlik”i sıcağı sıcağına okuyuşunuz dürüst olayım beni şaşırttı. Anladığım kadarıyla o zamanlar o denli tanınmayan Bresson’un –Bergman’ın vefatınızdan hemen bir yıl önce çektiği ve herhalde görme şansına nail olamadığınız filmi hariç- hâlâ aşılamamış filmi &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bir taşra papazının güncesi&lt;/span&gt;ni de görmüş, pek beğenmişsiniz. Sizinkisi varoluş sancısının, sıkıntısının peliküle tahvil edileceği bir sinemasal evren. “Rejisör Bresson’un” diyorsunuz, “peliküle taşıdığı varoluş sıkıntısı sinemanın geleceğini belirleyecektir.” Anlaşılan filmin önemini en erken görenlerden birisiniz. Ah bir bilseydiniz bu filmin hâlen anlaşılamadığını... Şehrimizde, Beyoğlu’nun en şaşaalı sinema salonlarından birinde hıncahınç bir salona gösterilen filmin oflamalar puflamalarla karşılandığını.. Filimin bitişinde salonda birkaç kişi kaldığımızı söylesem üzülür müsünüz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladığım kadarıyla kongredeki yabancı âzâlarla ilgilenmek üzere filim mecnunu Sorbonne öğrencileri görevli kılınmış. Biraz araştırınca öğrendim ki o sıralar kısa filmler çekip, arkadaşlarının kısa filmlerinde aktörlük yapmakta olan kara gözlüklü, İsviçre aksanıyla konuşan, Sorbonne’da antropoloji öğrencisi garip bir genç  adam size yardımcı olmuş. (Onun doğduğu kasaba olan Nyon’u iki sene evvelki Avrupa ziyaretinizde görmüşsünüzdür diye umuyorum; ne de güzel bir kasabadır!) Bu genç adamın sonraları “sinema sanatının geleceğini belirleyen” en önemli isimlerden birini olduğunu biliyor muydunuz? Belki 1959’daki bir yıllık Avrupa ziyaretinizin Paris ayağında bu genç adamla buluşma şansınız olmuştur. Ama o sıralar çekimde olsa gerekti, hatta belki de sizi çekimlere davet etmişti, Londra uçağınıza yetişemeyebileceğinizden o gün çekimlere gidememiştiniz. Keşke gitseydiniz, Saint-Germain bulvarında kısa saçlı sarışın bir Amerikalı kızın aydınlık bir Paris günü Herald Tribune gazetesi satışının çekiminin yapılacağı o sahnenin sinema tarihine geçeceğini bilmezdiniz tabiî. Belki de o huysuz, deli dolu genç adamdan hiçbir şey olmaz diye düşünmüştünüz. Haklıydınız belki de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Hamdi Bey,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zât-ı âlinizin Paris günlerini araştırmaya kalkıştığımdan beri işte bu genç adama ulaşmaya çalışıyordum. Neyse ki, geçen gün kendisiyle yarım saatliğine de olsa buluştuk. O garip, lâfların yarısını yutan üslûbuyla sizi hayâl meyâl hatırladığını söyledi bana. Sonra gözlerini havaya dikip, birkaç dakika düşündüğünde başka bir kaç ayrıntı daha anımsadı neyse ki, siz ona İstanbul’da geçen, zamana dair bir roman yazıyor olduğunuzu belirtmişsiniz. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden bahsetmişsiniz belli ki. Şu İsviçreli adam, hadi ismini de hatırlatayım size, Jean-Luc Godard, bu romanın fransızcaya çevrilip çevrilmediğini sordu bana. Neyse ki biraz geç de olsa çevriliyor dedim, sevindi. Okuyacakmış. Sohbet bu noktaya geldiğinde aslında cevabının peşinde olduğum esas sorunun heyecanı sardı her yanımı, ona çekinerek de olsa bir ayrıntı soracağımı söyledim. Acaba şu genç İsviçreli, Godard, sizi Sorbonne’dan yürüyüş mesafesindeki Denfert-Rocheferau’daki Paris Rasathânesi’ndeki duvar saatine götürmüş müydü?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatırlamıyor tabiî. “Özür dilerim” diyorum, “bu kadar ayrıntı bir soru sorduğum için bağışlayın.” “Rica ederim” diyor, “o kongrede sadece ben değil François da çalışmıştı, ben sizin Mösyö Tanpinar ve Doğu Alman âzâsı Konrad Wolf’tan sorumluydum, François ise Brezilya’dan Paul Rocha ile şimdi ismini hatırlamadığım Yugoslav âzâdan sorumluydu. André Bazin, François ve ben konuklara bir tur yaptırmıştık ama rasathânenin oraya gittik mi, hatırlamıyorum doğrusu.” Hayıflandım tabiî, her şey için teşekkür etmekten başka çare yoktu. Bana ayırdığı yarım saat da dolmuştu zaten, neyse ki biraz daha sohbet edebildik kendisiyle. Sizin Paris günlerinizi araştırmamla ilgili niyetimi sordu, “bir belgesel mi yapacaksınız, yoksa bir roman mı sözkonusu” diye soruyor. “Henüz bilmiyorum” diyorum, “şu an sadece iz sürüyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Hamdi Bey,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben lise müfredatında isminizi gördüğümden, “Bursa’da zaman”ınınız su şakırtılarını duyamamış, yapıtınıza ancak lise diplomamın iptal edilip tekrardan lise okumak zorunda kaldığımı gördüğüm kâbusları görmemeye başladıktan sonra dikkat kesilebilmiştim. İşte ilkgençliğimin bu son demlerinde okuduğum &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Saatleri Ayarlama Enstitüsü&lt;/span&gt;’nün Paris’te bir gece yürüyüşünde, rasathâne duvarındaki bir nişte beliriveren saatle zihnime yeniden düşebileceğini nereden bilebilirdim ki? Bu saati görüp görmediğinizi hâlâ bilmiyorum, oldu da gördüyseniz hatırlatmış olayım: Saatin altında &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;center&gt;“Ville de Paris &lt;br /&gt;L’unification de l’heure &lt;br /&gt;Centre horaire”&lt;/center&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yazıyor. Yok, saati görmediyseniz ve kafamda kurduğum ve aslında içten içe gerçek olmasını istediğim sadece bir hayâlden ibaretse de size bu saatin fotoğrafını sunmak isterim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz2P30f4JcI/AAAAAAAAAIM/ZnvJmQ5-GEY/s1600-h/tanpinarparis.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand; width: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz2P30f4JcI/AAAAAAAAAIM/ZnvJmQ5-GEY/s400/tanpinarparis.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5133417339420157378" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilmiyorum, bilemeyeceğim: Yoksa sandığım karşılaşma gerçekleşti mi? 1953’te, 955’te ya da 59’daki Paris seyahatlerinizden birindeki yürüyüşlerinizde bu saati görüp cebinizden Şehzadebaşı’ndaki ustaya yaptırdığınız manda derisi kaplı defterinizi çıkarıp birkaç not almış mıydınız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bana cevap veremeyeceğinizi biliyorum. Bendeniz sadece zât-ı âlinizin izniyle bu soruyu sormak istemiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılarımı sunar, selâm ederim.&lt;br /&gt;Hakkı Kurtuluş&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-3737486983615801441?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/3737486983615801441/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=3737486983615801441' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/3737486983615801441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/3737486983615801441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/tanpnara-ak-mektup.html' title='Tanpınar&apos;a Açık Mektup'/><author><name>Hakkı Kurtuluş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos-181.ll.facebook.com/photos-ll-sf2p/v113/160/3/645445181/n645445181_1274165_6507.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz2P30f4JcI/AAAAAAAAAIM/ZnvJmQ5-GEY/s72-c/tanpinarparis.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-1909323890452331640</id><published>2007-11-16T22:25:00.000+02:00</published><updated>2007-11-16T22:26:36.337+02:00</updated><title type='text'>Yirmi Yedi Ekim Bin Dokuz Yüz Otuz Yedi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz38Y0f4JfI/AAAAAAAAAIk/GyQUfmIeFsI/s1600-h/Hitler+Mercedes.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://3.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz38Y0f4JfI/AAAAAAAAAIk/GyQUfmIeFsI/s400/Hitler+Mercedes.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5133536653611640306" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazdan kalma sıcak Pazar günü &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Führer&lt;/span&gt; her zaman en sevdiği otomobili olduğunu özenle belirttiği üstü açık siyah Mercedes’iyle bir önceki gün açılışını yaptığıu Köln-Bonn &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Reichsautobahn&lt;/span&gt;'nda seyretmiştir. Yol kenarına dizilmiş halkın büyük ilgisine mazhar olan &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Führer&lt;/span&gt;, eşi Eva Braun’la birlikte &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Hitlerjugend Rheinfeld&lt;/span&gt; teşkilâtının sergilemiş olduğu piyesi beğeniyle izlemiştir. Piyeste Reich’ın gençleri Führer’in Münih’teki gençlik yıllarını büyük bir başarıyla canlandırmaktaydılar.  &lt;p&gt;Daha sonra Bonn’a giderek &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Beethovenhaus&lt;/span&gt;’un önünde verilen bir konsere iştirak eden &lt;span style="font-style: italic;"&gt;Führer&lt;/span&gt; Aryan Irkının yenidendoğuşunu bu mutlu Pazar günü bir kez daha gözlemlediğini belirtmiştir.&lt;/p&gt;&lt;span style="font-style: italic;"&gt;Volkischer Bobachter Bonner Edition&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-1909323890452331640?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/1909323890452331640/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=1909323890452331640' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/1909323890452331640'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/1909323890452331640'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/yirmi-yedi-ekim-bin-dokuz-yz-otuz-yedi_16.html' title='Yirmi Yedi Ekim Bin Dokuz Yüz Otuz Yedi'/><author><name>Hakkı Kurtuluş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos-181.ll.facebook.com/photos-ll-sf2p/v113/160/3/645445181/n645445181_1274165_6507.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz38Y0f4JfI/AAAAAAAAAIk/GyQUfmIeFsI/s72-c/Hitler+Mercedes.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-2114869930905134254</id><published>2007-11-16T19:52:00.000+02:00</published><updated>2007-11-16T20:10:19.952+02:00</updated><title type='text'>Zum Elephanten'de İki Gün</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz3ajEf4JdI/AAAAAAAAAIU/Owr7WZH5sAo/s1600-h/hitlwerweimar.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://4.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz3ajEf4JdI/AAAAAAAAAIU/Owr7WZH5sAo/s400/hitlwerweimar.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5133499446309955026" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;6 Kasım 1938 günü eskiden bir misafir evi, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Gasthaus&lt;/span&gt; olup,”modern”le birlikte “otel“e dönüşen Weimar’daki &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Zum Elephanten&lt;/span&gt;’in &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Marktplatz&lt;/span&gt;a bakan filli penceresinden meydanda toplanmış olan Weimar ahalisine seslenmekte olan Adolf Hitler, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Ötekiler sadece silahsızlandırmaktan bahsediyor ve savaşı kışkırtıyorken, bizimle silahlarımızı elimizden alarak 1918-1919’un yenilgisini hazırlayacak şekilde mücadele etmek istediklerini unutmamalıyız! Bu çerçevede benim bay Churcill’e cevabım ancak şöyle olabilecektir: Bu sadece bir kez olabilir ve bir daha asla tekrarlanmayacak!&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;diye haykırarak konuşmasını tamamlayıp, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Marktplatz&lt;/span&gt;’ı hıncahınç doldurmuş Weimar ahâlisinin “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Heil Hitler&lt;/span&gt;” tezahüratını uzun süre sağ koluyla selamladıktan sonra arkasını döndü, içeri girdi ve kendisine elinde tuttuğu tepside her zamanki isteği olduğu üzere limon sıkılmış maden suyu sunan sarı saçlı genç kıza teşekkür etti, suyu bir dikişte içti, hafifçe geğirdikten sonra Weimar Nazi Parti Başkanı’na döndü, başkan &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Führer&lt;/span&gt;’ini konuşmasından ötürü uzun uzun tebrik ediyorken, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Führer&lt;/span&gt; başkanın sözünü keserek bu genç ve güzel kızın eğitim görüp görmediğini sordu. Genç kız kızardı, başını öne eğdi hâlâ dışarıdan &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Heil Hitler&lt;/span&gt; tezahüratları geliyor olduğundan kızın kalp atış sesleri duyulmuyordu. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Führer&lt;/span&gt; genç kıza dönerek üsteledi: “İsminiz nedir küçük hanım, öğrenci misiniz?” Oradan otelin baş hizmetkârı Herr Kessler yetişti: “Efendim kendisi kızım olur, aşağıda pastanede keman çalmaktadır, kendisi size...” &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Führer&lt;/span&gt;  genç kızın çenesini sıvazladı, “isminiz ne, hâlâ söylemediniz.” diye üsteledi. Kız hırıltı gibi bir sesle başını kaldırmadan “Charlotte” diyebildi, “Charlotte Kessler &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Führer&lt;/span&gt;im!” Parti temsilcisi yine araya girecek oldu, aşağıdaki yemekle ilgili bir şeyler geveledi, Führer onu susturdu, ”Frau Kessler sizin de bir Werther’iniz var mı?” diye sordu gülerek. Sonra muzipliğinin farkına varmış olacak, hemen ciddileşti. Charlotte Kessler utancından büsbütün kıpkırmızı olmuştu, baş hizmetkâr &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Herr Kessler&lt;/span&gt;’in gözleri yaşarmıştı, yıllarca süren yalnızlığını, ömrünün baharında 1922’de Danzig’ten göçen güzel hanımefendi Rita Kowalsky ve kızı Charlotte ile bir aile kurarak giderebilmişti, hayatının en heyecan dolu ânını yaşıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hitler ve ahâlisi aşağıdaki restorana doğru yöneliyorken, Charlotte elinde tepsi ve Führer’in maden suyunu içtiği boş bardak öylece duruyordu. Neden sonra tepsiyi bir köşeye koydu, bardağı o gün giymiş olduğu en güzel elbisesinin cebine sıkıştırıp koşarak &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Frauenplan&lt;/span&gt;’a, evine gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Ağustos 1949 günü Goethe’nin ikiyüzüncü doğum gününü kutlamak üzere Sovyet işgâli altındaki Weimar’a, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;autobahn&lt;/span&gt;lar henüz onarılmamış olduğundan Beirut üzerinden giden Thomas Mann’ın arka koltuğunda oturuyor olduğu siyah Mercedes Thüringen sınırında Kızılordu askerlerince eskorta alınmıştı. Ilmeneau üzerinden gidilen yolda Sovyet askerleri büyük yazara saygıda kusur etmediler. Şehre, Weimar’a güneyden yaklaştıklarında Mann’ın gözlerinde yaş belirmiş miydi, sarsıntılı yolda, siyah Mercedes’in şöförü dikiz aynasından iyi görememişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Belvedererallee&lt;/span&gt;’den &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Wielandplatz&lt;/span&gt;’a, oradan da Goethe’nin evinin olduğu Frauenplan’dan geçen siyah Mercedes &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Marktplatz&lt;/span&gt;’a geldi ve Zum Elephanten’in önünde durdu. Thomas Mann neden buraya kadar sokakların ıpıssız olduğunu anlamıştı; çünkü neredeyse bütün şehir &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Lotte in Weimar&lt;/span&gt;’ı yayınlayalı on yıl olan büyük yazarı görmeye gelmişti. Şaşkınlığını gizleyemeyen Mann arabadan indi, &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Thüriniger Tageszeitung&lt;/span&gt; muhabiri ve fotoğrafçısını kendinden uzak tutmak isteyen Sovyet askerlerine “bırakın” mahiyetinde bir el hareketi yaptı, gülümsedi. Sonra hâlâ kapısı açık olan Mercedes’i basamak gibi kullanarak yükselip meydanda kendini alkışlayan kalabalığı selâmladı. Bu arada yukarıdan bir ses duyuldu: “Büyük yazar Thomas Mann birazdan sizlere bir konuşma yapacaktır.” Henüz yeni ilân edilmiş olan Demokratik Alman Cumhuriyeti’nin Kültür Bakanı, Johannes R. Becher, onu yukarıya, filli balkona davet ediyordu. “Peki” dedi, Mann, “Ama önce hemen sormak istiyorum, ne zaman Goethe’nin evini onarabildiniz? Bildiğim kadarıyla hâlâ sağ tarafı göçük duruyordu.” Aptal görünümlü kültür bakanı hemen yanındaki kızılordu albayını göz ucuyla süzerek cevapladı: “Yoldaş askerlerin üstün çabalarıyla sizin gelişinize yetiştirdik &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Herr Mann.” &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thomas Mann budalaya yüzünü çevirdi, yanında peydahlanan erken çökmüşe benzeyen ama hâlâ güzelliğini koruyan hanımefendiden limon sıkılmış maden suyu istedi. Charlotte Kessler şaşkın, mutfağa doğru yöneldi. Döndüğünde Mann ve herkes yukarıya balkona çıkmışlardı. Yukarıya koşar adımlarla çıktı. Mann henüz konuşmasına başlamamıştı, bir kâğıda bakınıyordu, belli ki böyle bir konuşma talebini öngörmüş, önceden bir şeyler hazırlamıştı. Charlotte Kessler Thomas Mann’ın yanında dikeldi, Mann’ın kafasını kaldırmasını bekledi. Mann elini tepsiye uzattı, sodasını aldı, onu bir dikişte içerken tek gözüyle, onu izleyen Charlotte Kessler’e baktı. Boş bardağı tepsiye koyduktan sonra dayanamaksızın kadına sordu: “Siz bu otelin eski başhizmetkârı &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Herr Kessler&lt;/span&gt;’i tanıyor musunuz? Charlotte şaşırdı, başını utanarak öne eğdi, “Ben kızıyım efendim” diyebildi. Şaşırma sırası bu kez Thomas Mann’daydı. Charlotte Kessler dayanamaksızın sordu: “Babamı nereden tanıyorsunuz acaba?”. Mann etrafındakilerin konuşamaya davet edici bakışlarına aldırmayarak Charlotte’nin gözlerinin içine baktı: “1921’de buraya &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Lotte in Weimar&lt;/span&gt;’ın notlarını almak için gelmiş ve iki hafta kadar kalmıştım, sonra kendisinden birkaç kez kart aldığım da oldu; ama hatırladığım kadarıyla kendisi o zaman bekârdı ve yaşı da oldukça geçkindi. Hâlâ yaşıyor mu?” Charlotte Kessler elindeki tepsiyi düşerecek gibi oldu, “Hayır efendim, beş sene önce bombardıman sırasında kalp krizi geçirdi, evimizin altındaki sığınaktan bir ara su bulmak için çıktı, geri döndüğünde suratı kireç gibiydi, yığıldı kaldı, hiçbir şey yapamadık, sonra anladık ki Goethe’nin evi bombalanmış o gün.” Thomas Mann gözlerini eğdi, hâlâ elinde duran bardağı tepsiye koydu. “Hanımefendi sizinle bu konuda görüşmek isterim, lütfen bir ara beni bulunuz, isminiz neydi acaba?” “Charlotte Kessler efendim.” dedi kadın, başını kaldırdı, Thomas Mann’la göz göze geldi, gülümsedi. Mann balkona yöneldi, eliyle halkı selâmlıyorken &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Marktplatz&lt;/span&gt;’dan gelen gürültüler birden arttı, Charlotte Kessler incecik camdan üzerinde &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Zum Elephanten&lt;/span&gt; yazısı ve fil amblemi bulunan bardağı &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Frauenplan&lt;/span&gt;’daki evine, o bardağın kendisindeki tek örneğinin yanına koymaya gitti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-2114869930905134254?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/2114869930905134254/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=2114869930905134254' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/2114869930905134254'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/2114869930905134254'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/zum-elephanten-de-iki-gn.html' title='&lt;em&gt;Zum Elephanten&apos;&lt;/em&gt;de İki Gün'/><author><name>Hakkı Kurtuluş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos-181.ll.facebook.com/photos-ll-sf2p/v113/160/3/645445181/n645445181_1274165_6507.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_Ia-YmOAhyE4/Rz3ajEf4JdI/AAAAAAAAAIU/Owr7WZH5sAo/s72-c/hitlwerweimar.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-9017488066599764212</id><published>2007-11-16T12:25:00.001+02:00</published><updated>2007-11-16T12:33:51.901+02:00</updated><title type='text'>Yazı’yı anmak, yazın’ı anmak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.odysseetheater.com/schiller/bilder/schiller1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px;" src="http://www.odysseetheater.com/schiller/bilder/schiller1.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2005 edebiyatseverler için bulunmaz iki yıldönümünün kesiştiği bir yıl olarak anılacak: 16 Haziran 2004’ten itibaren yoğun bir etkinlik programıyla kutlanan Bloomsday’ın dalyasından hemen sonra 2005 iki büyük yazarın anılmasına vesile oluyor. 1805’de sevgili dostu Goethe ve şehri Weimar’ı yalnız bırakıp göçen Schiller’in 200 ölüm yıldönümü dopdolu bir programla anılıyor. Nitekim üstadın başyapıtlarından Wilhelm Tell’ın sahnelenişinin 17 mart 2004’teki 200. yıldönümü İsviçre’nin Urri ve Schwyz kantonları tiyatrolarıyla ve Weimar Ulusal Tiyatrosunun eşzamanlı sunumlarıyla kutlanmaktaydı. 2005’in Schiller yılı ilân edilmesi ve yeryüzünün tüm Almanca kütüphanelerinin Schiller’in yapıtını ön plana çıkarışıyla zenginleşen anma, yeniden okuma etkinliği doruk noktasını iki yılda bir Weimar’da düzenlenen Goethe Vakfı ana oturumunda bulacak. Bu seneki buluşmanın teması can alıcı: “Goethe’nin Schiller’i, Schiller’in Goethe’si”. Üç gün sürecek etkinlik edebiyat tarihinin en büyük buluşmalarından birinin arkeolojisini yapacak.&lt;br /&gt;Schiller yılı onuruna Fransa’da üniversite kadrolarına girmek için geçmek gereken son derece zorlu “Agrégation” konkurlarının konularından birisi Schiller’in Maria Stuart adlı piyesi seçildi. Bu da Fransızca dünyada Schiller okumalarını tazeledi. Yıl boyunca Maria Stuart odaklı Schiller okumaları Fransız edebiyatseverlerle buluştu, buluşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16 Ocak 2005 ise bir başka edebî, ebedî yıldönümüne sahne oldu: La Manchalı Yaratıcı Asilzâde Don Quijote’nin yayınlanışının 400. yıldönümü dünya çapında 2000’i aşkın etkinlikle anılıyor. Kutlamalar 50 ayrı dil ve/ya ülkede gerçekleşiyor. Berlin ile Paris’in kutlamaların yoğunluğu ve zenginliğinde İspanyolca dünyadan hemen sonra geldiğini olduğu kadar İspanyol hükûmetinin 400.yıl onuruna ülkedeki ve İspanyolca konuşulan diğer ülkelerdeki 2000 kadar orta öğretim kurumuna eserin eleştirel basımlarını gönderdiğini de not etmeli!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda Devleti’nin Bloomsday için, İspanyol Devleti’ninse Don Quijote için hazırladıkları muazzam etkinlikler dizisi aslında anma konusunda çok köklü bir geleneği olan Alman edebiyatının modelinin Avrupa çapına yayılmasını da imliyor: Artık büyük edebiyat adamlarını çeşitli yıldönümlerini vesile ederek anmak klasik kültüre ve özelinde edebiyata yapılan vurgunun önemli birer parçası hâline geldi.&lt;br /&gt;Ancak “edebî anma”ların sadece bu ve buna benzer etkinliklerle sınırlı kaldığını da savlamak yanlış olur; edebiyat Frenk diyarında olduğu kadar Ren, Pirene, Manş ve Alp-ötesi diyarlarda da gündelik yaşamın bir parçası hâline gelmiş durumda. Bir çarpıcı örnek Alman demiryolları Deutsche Bahn’dan verilebilir: DB’nin işlettiği hızlı tren ICE’lerde yer alan müzik yayınının dört kanalından sonuncusu edebiyata ayrılmış durumda. Buradan kendinize ait veya kontrolörden ücretsiz olarak ödünç alabileceğiniz bir kulaklık vasıtasıyla tren şirketinin her ay yenilediği “okumalar”ı dinleyerek yolculuk etmek mümkün: Kanal 4 Literatur im Zug (Trende edebiyat) adıyla vaftiz edilen bu kanalın doyurucu programından birkaç örnek vermek edebiyatseverlerin okuma iştahını açabilir: Kasım ayında aynı ayki “Ren’in iki yakasından” da bahsini açtığım genç Leipzig yazınından örnekler radyo programındayken, Aralık ayı noel üzerine tematik okumalara ayrılmıştı. Ocak ayında ise aralarında Brecht, Wilde gibi isimlerin metinlerinin de olduğu “arkadaşlık” temalı okumalar yayımlanıyor. Bu kanalın yanında özel isimli ekspreslerde ayrı okuma kanalları olduğunu da belirmeli. Nasıl ki Bayreuth’tan geçen Richard Wagner ekspresinde Tannhäuser dinlenebiliyorsa, Berlin’den geçen Kleist ekspresinde de yazarın felâket kuramı üzerine kapsamlı bir okumayı dinlemek mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphaneye ya da akşamüstü kitabevlerinde edebiyat okumalarına gidişin gündelik hayatın parçası olduğu bir coğrafyadan bir edebiyat güncesi. Ülkemizde de benzerlerinin yeşermesi dileğiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap-lık 87&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-9017488066599764212?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/9017488066599764212/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=9017488066599764212' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/9017488066599764212'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/9017488066599764212'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/yazy-anmak-yazn-anmak.html' title='Yazı’yı anmak, yazın’ı anmak'/><author><name>Hakkı Kurtuluş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos-181.ll.facebook.com/photos-ll-sf2p/v113/160/3/645445181/n645445181_1274165_6507.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-8803590869867872531.post-6651020578349757807</id><published>2007-11-16T00:11:00.000+02:00</published><updated>2007-11-16T00:19:49.464+02:00</updated><title type='text'>Ren'den Geçiş</title><content type='html'>Bir akarsu düşkünü olarak Ren-ötesi gidiş gelişlerin...&lt;br&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://www.euro08.basel.ch/pictures/full/16556/rhein_mit_mittlerer_bruecke._muenster_und_schwimmenden_01.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px;" src="http://www.euro08.basel.ch/pictures/full/16556/rhein_mit_mittlerer_bruecke._muenster_und_schwimmenden_01.jpg" border="0" alt="" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İlk geçişin aynı zamanda Fransız ülkesini keşfedişine vesileydi: Dolu dolu geçen 2001 yazında Stuttgart’tan bindiğin bir trenle... Strazburg’a varasıya... Heyecanlandığını anımsıyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkincisi belleğinde müphem... 2002 noel tatilini geçirmeye bu kez Fransa’dan, Lyon’dan arabasına bindiğin, yol boyunca süregiderken yüzüne ondan hoşlanışının kırmızılığının çöktüğü K.adınla Mulhouse’un kıyısından Freiburg am Breisgau’ya akan otoyolun köprüsünden, Fransız-Alman sınırını 130 km. ile akıp geçiverişiniz. Ya da üçüncüsü; dönüşü: Mannheim’den, gardan, ağzına dek dolu bir otomobilde dört Almanla o Peugeot 106’yı paylaşışın. Leipzigli Conni’nin yolculuğu hakkında kafa yormuştun; bir on yıl önce tahayyül dahi edilemeycek bir yolculuktu onunkisi: Leipzig’den Mannheim’a; oradan Lyon’a. O sıralar âşık olacak olmandan işkillenmeye (ürpermeye) başladığın K.’nın annesinin yaptığı kirazlı tartların tadı... Conni’nin marzipanları... MAR-Zİ-PAN! (Onlara borcunu nisan ayındaki İstanbul seyahatinden dönüşte hâlis Edirne bâdem ezmesi götürerek ödeyecektin!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncüsü, beşincisi, altıncısı ve yedincisi harikûlâde bir haziran günü, evini paylaştığının uydurma evliliğinin sana budalaca gelen kutlamalarından sıvışmak içindi: Gara varana dek aklında Marsilya’ya, o meşhur belgesel film festivaline ve denize, Akdeniz’e varmak vardı; ama garda, hemen kalkıyor olduğunu gördüğün Cenevre ekspresi aklını çeliverdi: iki saat sonra Cenevre’nin tatlı su kokulu garında beklemeksizin Neuchâtel trenine bindin. Şehre vardığın öğleden sonrasındaki sokaklarının kimsesizliği; eski şehrin alımlı, manzaralı sokakları, geçitlerinde yürüyorken büyülenişin... (Sonradan Max Frisch’in 44 yaşında eşinden, işinden ve hayattan istifa edip kendini yazışa vermek için seçtiği şehir olduğunu öğrendiğin Neuchâtel...) Hava kararmadan damağında Neuchâtel’in küçük ama tumturaklı güzelliğinin tadı, Biel’e yollandın. Hakkında neredeyse hiçbir şey okumadığın bu şehrin seni bu denli büyüleyebileceği aklına bile gelmezdi: Fransızca ile Almanca’nın iç içe girdiği bu harikûlâde güzel şehrin su kanallarıyla örülü dar sokaklarında iki tabela zihnine lobutmuşçasına düşmüştü: “Johann Wolfgang von Goethe İsviçre yolculuğunda bu evde konakladı” ve hemen birkaç yüz metre ötede, bir başka Rönesans yapısında: “Jean-Jacques Rousseau iki ay boyunca bu evde saklanmıştır.” Sonra hem “rue”, hem de “”straße” yazılı çiftdilli sokaklardan gara seni Basel’e götürecek olan trene binmek üzerine dönüşün...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakkında onca okuduğun Basel’e geceyarısı varabildin –hemen hostele gidip yattın. Ertesi gün sıkı ama yorgunluğunu üzerinden tam alamayan uykundan uyandığında güneş parıldıyordu—Hayatının en güzel günlerinden birinin ışıması. Hostelin cermenik kahvaltısında müslilerle, bol tahıllı ekmeklerle beslendin. Sokağa çıktın, ışıyordun. Basel’de Ren’i ilk olarak yayan geçtin. Öğlene doğru uykusuzluk ve yorgunluktan bitap düştüğünde Nietzsche’nin Basel günlerinde çalıştığı felsefe fakültesinin bahçesindeki bir bankta huzur içinde uyudun. Kimsecikler bu yorgun yolcuya dokunmamıştı. Öğlenleyin şehri ve gezmek istediğin yakınyöre kasabaları Lörrach, Weil am Rhein ve St.Louis’yi görebilmek adına bir bisiklet kiraladın. Sözleşmeyi imzalarken sormuştun: Bisikletle sınırı geçip Almanya ve Fransa’ya gidemiyorum değil mi?” Tabiî ki “hayır” yanıtı vermişlerdi sana. Öncelikle şehrin görmediğin tüm sokaklarını tek tek ayrı ayrı pedalladın. Sonra seni Alman sınırına götürecek yola vurdun; yarısında susayışını Ren’i besleyen kaynaklardan birinin soğuk suyunun aktığı çeşmede giderdin. Biraz daha gidince sınıra vardın. Basit bir sınır kapısıydı bu. Sınırın İsviçre yanında Almanya’dan daha ucuza olan benzine akın eden Alman plakalı otomobillerin doluştuğu benzin istasyonları, öbür yanda ise evler. İki ülkeye bölünmüş bir mahalle. Pedalı çevirmeye devam ettin. Kimse sana dönüp bakmadı bile. Aylar sonra tekrardan Alman yurdunun en güneybatı ucuna, Almanya’ya varmıştın. Kıv.’a bir selâm mesajı gönderdin. Tekrar yola koyulacaktın ki... Birkaç metre ilerde sağda gördüğün tabelanın seni uğrattığı şaşkınlığı -hâlâ- unutamadın -- 1939 temmuzunda Hitlerjugend’e ait bir propoganda filminde gördüğü tabelanın tıpkısıydı o: Kollarında gamalı haçlarıyla bisikletlerine binmiş Pomeranya’nın göller bölgesinde Leh ülkesinin sınırına dek giden sağlıklı, sarışın mavi gözlü “Aryan çocukları” dışsesin pek yakında “babavatan”a katılacağını duyurduğu Leh topraklarına bakarken işte bu tabelanın altında mola vermişlerdi. Filmdeki tabelada (o zaman Oder-Neisse hattının ötesine dek varan Cermen topraklarının en kuzeydoğu ucunda) güneye, güneydoğuya, güneybatıya, batıya uzanan tabelalarda Berlin’in, Stettin’in, Breslau’nun, Dresden’in, Leipzig, Viyana’nın Münih’in, Köln’ün, Strazburg’un uzaklıkları yazıyordu. Ne garip, 2003 haziranın aydınlık bir Pazar sabahında da bu tabelanın tıpkısını, ağaç üzerine oyma, gotik harflerle yazılı Berlin, Stettin, Breslau, Hamburg, Köln, Münih istikâmetlerini gösteren yol levhalarını görmen! Her şey bir yana, 1950’lerin sonlarında basılmış bir atlasta Almanya haritasının batısında Elsass-Lothringen’in “Fransız işgâli altında”, doğuda, Oder-Neisse hattının ötesinde ise kaybedilmiş toprakların “Polonya işgâli altında” olduğuna dair ibareler gördüğünde duyduğun şaşkınlığın bir benzeriydi bu. Belki de katmerlisi. Sttetin’in Szscecin, Breslau’nun Wroclaw olduğu bir dünyada unutulmuş (?), “tarihî” bir tabela.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bisikletle, pahalı Basel’in tüketicilerini çekme derdindeki, tıka basa alışveriş merkezi dolu, besbelli ki bombardımanlarla hiçbir şeyi kalmayasıca mahvedilmiş, bir sakat-şehir olan Lörrach’ı hızla katettin. Weil am Rhein’a vurdun; ama birden karşında Alman sınır kapısı görünce şaşırdın; tekrardan İsviçre’ye girmiş olduğunun farkında bile değildin. Weil am Rhein’da, Ren’e Basel’den sonra yârenlik eden o Alman kasabasında Frank O. Gehry yapısı Vitra dizayn müzesi’ne gittin; müze kapalıydı; binaya hayran gözlerle baktın ve St.Louis’ye yollandın. (Ne garip ki Berlin’deki Vitra Dizayn Müzesi de yenileme çalışmaları için sen şehre varmadan birkaç gün önce birkaç yıllığına kapanmış ve tüm kolleksiyonunu geçici olarak Weil am Rhein’daki merkez müzeye göndermişti!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Weil am Rhein’la St.Louis arasında Alman Fransız sınırını ve Ren’i ilk kez bisikletle aştın. İnce uzun bir köprüydü bu. Köprünün girişindeki Deutsche Telekom’un mor renkli kulübesini karşı yakadaki France Télécom’un kahverengi kulübesi karşılıyordu. St. Louis, Basel gibi hayatında gördüğün en güzel şehirlerden birinin yanıbaşında olmayı haketmeyen, 60’ların budala şehircilik politikalarının kurbanı olmuşa benzeyen, çirkin, prefabrike toplu konutlarla dolu bir sanayi şehriydi; onu neredeyse pas geçtin. Basel’e dönüp, Guide du Routard’ta tavsiye edildiği üzere Ren’de yüzmeyi hedefliyordun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fransa ve Basel arasındaki diğer “eften püften” sınır kapılarına nazaran biraz daha alımlı olan kapıdan yine kimsenin kontrolü olamdan geçtin. Basel... Etrafındaki hiçbir şehrin güzelliğine, alımına yaklaşamayacağı şahane şehir! Burckhardt’ın, Nietzsche’nin şehri! Ertesi yıl Bergman’ın erken dönemine boğazına dek battığın sırada keşfettiğin mücevher-film “Susuzluk” un (1949) kendilerini Basel’den kalkıp savaş sonrasın yıkık dökük Alman şehirlerini katederek tâ Malmö’ye, İsandinav eli’ne vardıracak trendeki kompartımanlarında evliliklerinin (ve mutsuzluklarının; yalnızlıklarının) muhasebesini yapan genç çifti ama en başta o beklenmedik Basel sekansını ne de büyük bir duygu yoğunluğuyla karşılamıştın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Basel’e döndüğünde Ren’in doğu kıyısında bisikletini park ettin; Ren’i ve kıyısını dolduran Basellilerin çoşkusuna, yaz çoşkusuna katıldın, gördüğün en güzel nehir köprülerinden biri olan Wettsteinbrücke’den Ren’i şanına yakışır bir şekilde aşan Mittlerebrücke’ye dek kendini Ren’in akıntısına bıraktın. Yüzmek imkansızdı ılık suda. Yapılacak tek şey iskeleden kendini bıraktığın suda açılmak üzere birkaç kulaç atıp kendini akıntıya bırakmak sonra da Mittlerebrücke’ye varasıya aynı kulaçları kıyıya yanaşmak üzere atmaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşledin – Kendini bırakmayı, salıvermeyi, tüm bir Ren’i, tüm bir Fransalman sınırını, Alman Renülkesi ölüdoğasının bağlarla çevrili kıvrımlı vâdilerini ve Hollanda’nın alüvyonal düzlüklerini aşasıya Kuzey denizine varmayı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki köprü arasındaki bu salınışları dört-beş kez tekrarladığını anımsıyorsun: Çocukluğundaki denize girişin çoşkusuydu yaşadığın: Mittlerebrücke’den kıyıya çıkıp güneşlenen Basellerinin yanından Wettsteinbrücke’nin dibindeki iskeleye koşmak ve bir kez daha Ren’in ılık suyuyla buluşmak. Guide du Routard Ren’in sularının Basel’in hemen birkaç kilometre ötesinden itibaren sanayi tesislerinin atıklarıyla kirlendiğini ama nehrin Basel’de hâlâ temiz olduğunu yazıyordu. Haklıydılar, Basel Ren’in kirletmiyor, onu adeta arındıyordu. Böylesine harikûlâde bir suyolunun üzerindeki, suyun her iki yakasına da yayılmayı bilmiş en güzel şehir Basel. (Bir dahaki Basel seyahatimde trenle, otomobille, bisikletle ve yayan geçtiğim Ren’i yüzerek geçmeye yeltenir miyim? Basel polislerine yapacak iyi bir açıklama olcaktır bu!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sekizincisi, artık sıradanlaşmaya başlayan Almanya seyahatlerinin birinde olsa gerek. Tam otuz ay sonra Weimar’a varmaya Lyon’dan yola çıkışında, tam yarı yolda. İlk kez Metz-Saarbrüken arasından aşacaktın sınırı. Sınırı aşacak küçük “metro” treninin rötarı yüzünden Saarbrücken’den Weimar’a giden ekspresi kaçırdın. Sonra seni Saarbrücken’den Weimar’a aktarma yapacağın Frankfurt’a götürecek yerel trenle Renyurdu’nun mümbit vâdilerini katettin. Main üzerine kurulu metropole gelmeden aşmıştın bir daha Ren’i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dokuzuncusu dönüş yolunda: Stuttgart üzerinden bindiğin Strasbourg treniyle geçtin Ren’i. Âşıktın – âşık geçiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onuncusu o yılın noel tatilinde. Erh. ve Erd. ile... Stockholm’e dek gideceğin yol’un başında. Strazburg’da geçrilen geceden sonra Erh. ve Erd.’in cermen yurduyla ilk karşılaşışı... Sabahın erken saatlerinde Strazburg ve Offenburg arasında çalışan Ren metrosuyla aşmıştın Ren’i, dostlarınla, bir kuzey yolculuğunda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onbirincisi hemen bir ay sonra Berlin yolunda, yine trenle. On ikincisi Berlin’den dönüş yolunda durakladığın Weimar’da K. ile yediğin karşılıklı derinliklerle oynanan sabah kahvaltısının ertesinde bindiğim ekspres trenle –içi acıyan geçiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On ikincisi yaz başında kuzeninin pes edişine (yoksa evlenişine mi demeli?) tanıklık etmek için Stuttgart’a gidiyorken; bisikletleydin ve Strazburg garının âşina olduğum bekleme salonunda bir saat on dakika beklemektense pedal basmayı tercih ettin.: Petit France’ın kıyısından, eski şehre vurdun, üniversite mahallesinden sınıra doğru: Sağda mavi bir tabela: “Birazdan Fransız Cumhuriyeti’ni, Federal Almanya Cumhuryeti’ne girmek üzere terk edeksiniz.” Ren’e gelmeden hemen önce, Avrupa parkında bir anıt: “Fransa için öldüler! Birinci cihan harbinde Almanlar tarafından öldürülen .......’ın anısına.” Sonra suratsız Kehl şehri. Gar’dan trene biniş. Paris Gare de l’est – München Hauptbahnhof arası işleyen EC 64 nolu EuroCity ekspresi Kehl kalkış saat 13.10, Stuttgart varış 14:40.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On üçüncüsü dönüş yolunda, bu kez Lyon’a gezmeye gelen kuzenimin arabasıyla, Strazburg’un kuzey banliyösü Hagenau’yu Almanya’ya bağlayan bir köprüden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On dördüncüsü ekim başında kaydını yaptırdığın Paris Üniversitesinden yollandığın Tübingen Üniversitesi’nde geçireceğin aylar için; Paris-Münih eskpresiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;On beşincisi, bu yolculuğun... Yeni yıl yaklaşıyor, Tübingen’deki aksak maceran sona erdi; dönüş yolu, Paris. Ekspres biraz önce katetti Ren’i.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir akarsu düşkünü olarak Ren-ötesi gidiş gelişlerin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lyon’u, Paris’i, Strazburg’u, Basel’i, Metz’i; Stuttgart’la, Tübingen’le, Lörrach’la, Weimar’la, Frankfurt’la, Berlin’le bağladığın yolculukların; yol-aşışların, Ren geçişlerin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ren’i aşış, aşkın --&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/8803590869867872531-6651020578349757807?l=temrinler.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://temrinler.blogspot.com/feeds/6651020578349757807/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=8803590869867872531&amp;postID=6651020578349757807' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/6651020578349757807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/8803590869867872531/posts/default/6651020578349757807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://temrinler.blogspot.com/2007/11/renden-gei.html' title='Ren&apos;den Geçiş'/><author><name>Hakkı Kurtuluş</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='24' src='http://photos-181.ll.facebook.com/photos-ll-sf2p/v113/160/3/645445181/n645445181_1274165_6507.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
